Çoğul Doğum Nedir?

Memelilerde, bir batında birden çok sayıda yavru doğabilir. Bir batında doğacak yavru sayısı, türün bazı başka özelliklerinin yanı sıra, vücut büyüklüğü, gebelik süresi, yaşam uzunluğu, dölyatağının yapısı, meme sayısı gibi özellikleriyle ilişkilidir ve hemen hemen sabittir. Örneğin, normal gebelik süresi 150 günü ve yaşam uzunluğu 20 yılı aşan, dallanmamış basit bir dölyatağı ve iki memesi olan büyük bir memelinin bir doğumda birden çok yavrulaması seyrek görülür. Primates takımından maymunların büyük bölümü ve insanlar bu gruptandır. Bu memeli grubunda çoğul doğum olağandışı sayılır ve yavru sayısı arttıkça görülme sıklığı da azalır. Çoğul Doğum Nedir?

İnsanlarda çoğul gebeliğin en sık görülen örneği olan ikiz doğumda, normal doğumu olanaksız kılan ya da yavruların yaşama şansını azaltan bazı ayrıksı örnekler dışında, genellikle tek ve çift yumurta ikizliği söz konusudur. Tek yumurta ikizlerinde (gerçek ikizler) tek bir yumurtanın bir sperma tarafından döllenmesiyle oluşan zigot, gelişme sürecinin erken bir evresinde bölünerek iki hücre kütlesine ayrılır. Bu kütlelerden gelişen iki ayrı embriyon, genetik yapı açısından özdeştir ve mutlaka aynı eşeydendir. Bu özdeş emriyon çiftlerinin dörtte üçü aynı eteneyi bölüşür ve aynı zigottan (döllenmiş yumurta) geliştikleri için embriyolojide moııozigot (MZ) ikizler olarak adlandırılır. Bir zigotun, iki ayrı embriyon biçiminde gelişecek olan iki hücre kümesine ayrılması, gelişme sürecinin herhangi bir aşamasında gerçekleşebilir. Bu bölünmenin çok geç bir aşamada olması ya da tam anlamıyla gerçekleşememesi, “Siyamlı ikizler” denen yapışık ikizlerin doğumuyla sonuçlanır.

Çift yumurta ikizleri ise, iki ayrı spermanın döllediği iki ayrı yumurtadan gelişirler. Bu süreçte, aynı yumurtlama çevriminde oluşan bir çift yumurtadan her biri ayrı ayrı gelişir, ayrı ayrı döllenir ve her biri kendisi için ayrı bir etene oluşturur. Çift yumurta ikizlerine, iki ayrı zigottan geliştikleri için dizigot (DZ) ikizler denir; bu ikizler genetik açısından özdeş olmadıkları gibi cinsiyetleri de farklı olabilir.
İnsanlarda DZ ikizlerin görülme sıklığı ırklara göre değişir. Çoğul doğum en çok Siyah ırkta, en az Asya ırklarında görülür. Özellikle 40 yaş dolayındaki annelerin DZ ikizleri doğurması ve soy geçmişinde çoğul doğuma rastlanan aileler arasında yaygın olması bu ikizliğin kalıtsal olduğunu düşündürmektedir. Buna karşılık MZ ikizler bütün ırklarda tümüyle rastlantısal olarak görülür ve belli bir kalıtsal kalıba uymaz; gene de yaşlı annelerde MZ ikiz doğumlara daha çok rastlanır.

İkizlerin monozigot mu, dizigot mu olduğunu anlamak için cinsiyetlerine, kan gruplarına ve kan serum proteinleri olan haptoglobin tiplerine bakılır. MZ ikizler, bu özellikleri açısından özdeştirler. Bu özdeşlik DZ ikizlerde de görülebilirse de, genellikle bu özelliklerden en az biri farklıdır. Üç özellikten birinin farklı olması, ikizlerin dizigot olduğunu söylemek için yeterlidir.

DZ ikizlerde, tüm kardeşler arasında görülebilen sıradan benzerliğe karşılık, MZ ikizlerin fiziksel görünümleri çarpıcı biçimde aynıdır. Yalnız, göz, saç rengi gibi yapısal görünümlerin kalıtsal belirleyicileri aynı olmakla birlikte, bu fiziksel özelliklerin çoğu embriyonun gelişme sürecinde değişime uğrayabilir. Bu nedenle MZ ikizler arasındaki özdeşlik, bir bireyin sağ ve sol yanları arasındaki benzerlik gibidir. Dünyadaki ikiz doğum oranının, 70-145 doğumda bir olduğu saptanmışsa da, birçok ülkedeki kayıtların pek güvenilir olmaması bu verileri kesin olmaktan uzaklaştırır. Doğurganlığı artıran ilaçların etkileri gözardı edilirse, çoğul doğumun görülme sıklığı ortalama olarak şöyle sıralanabilir: Tüm doğumların yaklaşık 80’de biri ikiz, 6.400’de biri üçüz, 512.000’de biri dördüz, 40.960.000’de biri beşiz gibi giderek azalan bir sıra izler. Çoğul doğumun öbür tipleri de ikizlikte olduğu gibi monozigot olabilir ya da olmayabilir. Örneğin üçüzler tek bir zigottan (MZ üçüzler) gelişebilecekleri gibi, iki zigottan biri sonradan ikiye bölünerek MZ ikizleri, öbürü de üçüncü kardeş bireyi oluşturabilir ya da üç ayn zigottan üç kardeş birey (TZ üçüzler) gelişebilir. 1934’te doğan Kanadalı Dionne beşizlerinin tek bir zigottan gelişmiş oldukları saptanmıştır.

1960’lardan sonra beşli, altılı, yedili çoğul doğumların artması, kadınların kısırlık tedavisinde kullanılan ilaçların etkisiyle bir yumurtlama döneminde çok sayıda yumurtanın olgunlaşıp dölyatağına atılmasına bağlanmıştır. İlk kez Mart 1967’de Mexico’da sekizli bir doğum gerçekleşmiş, erken doğan bu dört kız ve dört erkek bebekten hiçbiri 14 saatten fazla yaşamamıştır. Kayıtlara geçen ilk dokuzlu doğumu ise 13 Haziran 1971’de Avustralyalı bir kadın yapmış, ama ikisi ölü doğan beş erkek ile dört kızdan hiçbiri bir haftadan fazla yaşamamıştır.

Aynı genleri taşıdıkları için, MZ ikizler pek çok tıbbi ve psikolojik araştırmaya konu olmuştur. Araştırmacılar, MZ ikizleri, doğru seçilmiş DZ ikizlerden oluşan kontrol gruplarıyla karşılaştırarak, belli hastalıkların gelişimi, kişiliğin oluşumu ve zekâ düzeyi gibi konularda kalıtımın çevresel etkilere göre önemini aydınlatmaya çalışmışlardır. Bu tür çalışmalar şizofreni, ruhsal çöküntü, şişmanlık ve bulaşıcı hastalıklara yatkınlıkta genetik etkenlerin önemli rol oynadığını göstermiştir. Özellikle birbirinden ayrı büyütülmüş özdeş ikizleri ele alan çalışmalar, kişiliğin oluşumu ve zekânın belirlenmesinde kalıtımın önemini vurgulayan şaşırtıcı sonuçlar vermiştir.

Doğum Komplikasyonları Nelerdir

Doğum sırasında bazen beklenmeyen ve istenmeyen durumlarla karşılaşılabilir. Bunlardan en sık görüleni, dölyolu ağzı, büyük ve küçük dudaklar, büyük dudaklar ile anüs arasındaki bölge (perine) ve dölyatağı boyunun yırtıklarıdır. Bazen, yırtıkları önlemek için, çocuğun başı çıkmadan önce hekim perineye kesi yapar (epizyotomi) ve doğumdan hemen sonra diker. Doğum Komplikasyonları Nelerdir?

Doğum sırasında dölyatağı kendiliğinden ya da eski bir sezaryen ameliyatının dikiş yerinden yırtılabilir. Çok şiddetli karın ağrısı, dölyatağı kasılmalarının durması, aşırı iç kanama, ateş ve nabzın yükselmesi gibi belirtiler veren bu ciddi komplikasyonda, bebek sezaryenle alındıktan sonra anneye hemen cerrahi girişim uygulanır ve aynı tehlikeyi yaratacak yeni bir gebeliği önlemek için genellikle dölyatağının alınması gerekir.

Leğen kemiğinin tabanını destekleyen dokuların doğum sırasında örselenmesi, genellikle hemen fark edilmeyen bir komplikasyondur. Aylar, hatta yıllar sonra hekime başvuran hasta, dölyolunda bir şişkinlik olduğundan, öksürürken ya da gülerken idrar kaçırdığından yakınır; incelemede, idrar kanalı (siyek) ile idrar kesesinin (mesane) ya da düz bağırsağm dölyolunun içine sarktığı görülür ve çoğu kez cerrahi girişim gerekir.

Doğumda karşılaşılan en önemli komplikasyonlardan biri, dölyatağının ters dönerek iç yüzünün dışarı fırlamasıdır. Bu durumda hasta birden şoka girer ve aşırı kanama görülebilir; şok ve kanama tedavi edildikten sonra, hekim dölyatağını eliyle eski yerine yerleştirir.

Amniyon sıvısının annenin dolaşım sistemine karışarak kan damarlarından birini tıkaması (emboli), birdenbire ciddi solunum bozukluklarına, şok belirtilerine, morarmaya, kalp ve dolaşım bozukluklarına yol açar. Bu durumda hiç zaman yitirmeden hastaya oksijen, kan ve fibrinojen (pıhtılaştırıcı etken) verilmesi gerekir. Damarlara hava kabarcıklarının kaçması da kısa sürede solunum güçlüğü, morarma, göğüste ağrı ve şoka yol açarak ölümle sonuçlanabilir.

Eteneyle ilgili başlıca komplikasyonlar, etenenin dölyatağı boynunun iç deliğini kapatacak biçimde gelişmesi ve doğum sırasında bebekten önce dışarıya çıkması ya da dölyatağına yapışık olduğu için doğumdan sonra kendiliğinden atılamamasıdır; etenenin zamanından önce dölyatağından ayrılması da kanamalara yol açar.

Göbek kordonunun sarkması, düğümlenmesi ya da kopması da, çoğu kez bebeğin ölü doğmasına yol açan ciddi komplikasyonlardır.
Beklenmedik durumlar olmadığında, bebek genellikle cerrahi girişimi gerektirmeksizin kendiliğinden doğar; ilke olarak ancak annenin ya da bebeğin yaşamını tehlikeye atacak durumlarda cerrahi yola başvurulur. Bebek ters geldiğinde, hekim eliyle ya da forsepsle doğuma yardımcı olur. Bebeğin dölyolundan doğması olanaksız ya da tehlikeliyse, annenin karnı ve dölyatağı sezaryen ameliyatıyla açılarak bebek dışarı çıkarılır.

Sezaryen geçirmiş kadınlarda dölyatağında yara izi kaldığı için, sonraki gebeliklerde bebeğin normal yollarla doğması dölyatağının eski yara yerinden yırtılmasına yol açabilir. Bu nedenle, bir kez sezaryen uygulanmış kadınlara, bu ameliyatın üstünden çok zaman geçmemişse, sonraki doğumlarda da mutlaka sezaryen uygulanır.

Ağrısız Doğum Nasıl Yapılır? Sağlıklı mı?

Doğum sancılarını azaltmak için öteden beri çeşitli önlemler düşünülmüş ve kloroform, morfin, skopolamin, barbitüratlar, meperidin, diazot monoksit (güldürücü gaz), eter, etilen, siklopropan benzodiazepin gibi çeşitli ilaçlar kullanılmıştır. Ağrısız Doğum Nasıl Yapılır? Sağlıklı mı?

Ne var ki, ilaçla ağrısız doğum yöntemlerinden hiçbiri tam anlamıyla güvenli değildir. Bilinçsiz durumdaki anne ıkınarak dölyatağı kasılmalarına yardımcı olamayacağı için doğum sırasında pasif durumdadır; üstelik hem anne, hem bebek için tehlikeli olabilen bu ilaçların çok dikkatli kullanılması gerekir. Bu nedenle, doğum sancılarının ilaçlar yerine fiziksel ve ruhsal koşullanmayla azaltılmasını amaçlayan doğal doğum teknikleri geliştirilmiştir. 20. yüzyılın başlarına değin normal doğumla eş anlamlı olarak kullanılan “doğal doğum” terimi, bugün anneyi fiziksel ve ruhsal yönden koşullandırarak doğumda anestezi, sakinleştirici ve cerrahi girişimi ortadan kaldırmaya yönelik bütün doğum yöntemlerini kapsar. İngiliz kadın- doğum hekimi Grantly Dick-Read, Natural Childbirth (1933; Doğal Doğum) adlı yapıtında, doğum sancılarının temelinde kültürel ve ruhsal koşullanmaya bağlı korkuların yattığını öne sürmüş ve gebe kadınların gevşeme egzersizleri yapmalarını, doğum konusunda bilgi edinebilecekleri kurslara katılmalarını önermişti. Dick-Read sonradan doğum sancılarını tümüyle engellemenin olanaksız olduğunu kabul etti, ama 1950’lerin ortalarında buna dayanan birçok yöntem (Lamaze, Bing, Bradley, Leboyer yöntemleri, vb) giderek yaygınlaştı.

Aralarında bazı küçük ayrılıklar olmakla birlikte, bu yöntemlerin tümü, gebe kadının doğum sırasında duyduğu ağrıyı azaltacak fiziksel ve ruhsal koşullanma tekniklerini öğrenmesine ve uygulamasına dayanır. Anne adayı uzun bir kursla doğumun anatomisini ve fizyolojisini öğrenir, kaslarını güçlendirmek ve zamanında soluk alıp verebilmek için alıştırmalar yapar; böylece doğum sırasında direnmeye değil işbirliğine yöneltilir. Öğrendiklerini uygulayabilmesi için, doğum sırasında annenin yanında deneyimli bir kişi bulundurulur ve küçük dozlarda ağrı kesici verilebilir. Bu yöntemlerin çoğunda, duygusal açıdan destek olması için babanın da doğum odasına girmesi önerilir.

Doğum Nedir?

Doğum, döllenmiş yumurtadan gelişen canlının, embriyon ve dölüt evresindeki gelişmesini tamamlayarak dölyatağından dışarıya çıkması ve ana vücudundan ayrılmış bağımsız bir birey olarak dış dünyada yaşamaya başlaması. Doğum sözcüğü yalnızca bebeğin ya da yavrunun dünyaya gelişini değil, annenin, dölyatağında taşıdığı yeni canlıyı dünyaya getirme eylemini de (insanlarda çocuk doğurma, hayvanlarda yavrulama) kapsar. Doğum, memeliler ve bazı sürüngenler gibi canlı yavru doğuran (vivipar) hayvanlarda döllenmenin doğal sonuçlarından biri olduğu kadar, insanlarda, hukuksal ve toplumsal açıdan, bireyin ölümle sonlanan yaşamının da başlangıcıdır. Doğum nedir kısaca.

İnsanlarda doğum, ortalama olarak, son âdet kanamasının başlangıcından 280 gün sonra gerçekleşir (zamanında doğum); yumurtanın dölyatağma düşmesi, 28 günlük âdet çevriminin ortalanna rastladığından, doğum anında gerçek gebelik süresi 14 gün sancılarının da başlangıcıdır. Dölyatağı boynu genişlemesini sürdürdükçe kasılmalar sıklaşır, şiddetlenir ve sancılar giderek artar. Bu evrenin sonunda dölyatağı ağzı 10 cm kadar açılmış, iki kasılma arasındaki süre de üç dakikaya inmiştir. Torba biçiminde kassı bir organ olan dölyatağının duvarlarındaki kasların düzenli olarak kasılması, dölyatağının iç boşluğunu daraltır ve gebelik süresince dölütü barındıran, içi sıvıyla dolu amniyon kesesine basınç yaparak dölyatağı boynuna doğru iter. Bu evrenin bitiminde, amniyon kesesi basıncın etkisiyle yırtılır, içindeki sıvı boşalır (su gelmesi) ve ikinci evre başlar.
Dölyatağının bu güçlü kasılmalarına karşın, dölyatağı boynunun yeterince açılması özellikle ilk doğumlarda oldukça uzun sürer. Bu ilk evre, ilk kez doğum yapanlarda ortalama 13-14 saat, ikinci doğumda ortalama 8-9 saat iken, genellikle her gebelikte azalarak çok doğum yapmış kadınlarda bir saatin altına düşebilir. İlk çocuğunu 35 yaşından sonra doğuran ya da önceden dölyatağı boynuna cerrahi girişim uygulanmış olan kadınlarda bu dokuların genişleme yeteneğinin azalması, bazı doğumlarda dölyatağı kasılmalarının zayıf ya da aralıklı olması ve bebeğin ters gelmesi nedeniyle, açılma evresi beklenenden uzun sürebilir. Buna karşılık, amniyon kesesinin erken yırtılması dölyatağı kasılmalarını sıklaştırıp güçlendireceği için genellikle bu evreyi kısaltır.

İkinci evrenin başlangıcında, dölyatağı boynu yeterince açılmış, amniyon kesesi yırtılmış ve dölyatağı boynuna giren bebek atılmaya hazır duruma gelmiştir. Bu aşamanın en önemli noktası, dölyatağının istem dışı kısılmalarına yardımcı olmak üzere, annenin her sancıda derin bir soluk alıp ardından kann kaslarını iyice kasarak ıkınmasıdır. Ikınmayla artan karın boşluğu basıncı en az dölyatağı kasılmalarının yarattığı basınç kadar etkilidir ve doğru uygulandığında doğum sürecini hızlandırır. Bu iki zamanlı basıncın etkisiyle bebek doğum kanalında ilerledikçe sancı artar ve başıyla dölyolunu zorlamaya başladığında doruğuna ulaşır.

Normal olarak bebek dölyatağında, başının tepesi aşağıda, arkası da annenin sol yanına dönük biçimde yatmıştır. Bu nedenle, normal doğumda önce bebeğin başının tepesi görünür; sırayla baş ve omuzlardan biri dışarı çıktıktan sonra, öbür omuz ve gövdenin geri kalan bölümü hiç zorlanmaksızın çıkabilir. İlk kez doğum yapanlarda bu ikinci evre yaklaşık bir saat sürer; sonraki doğumlarda biraz daha kısalır. Bebeğin değişik biçimde gelmesi, doğumun ikinci evresini güçleştirir. Her otuz doğumdan birinde, bebeğin önce başı değil kalçaları gelir; “makat gelişi” denen bu konumda en son bebeğin başı çıkacağı için, göbek kordonu sıkışırak bebeğin boğulmasına yol açabilir. Bebeğin önce yüzünün ya da omzunun gelmesi, dölyatağında enlemesine (yan) yatması gibi daha az rastlanan durumlarda, elle ya da forsepsle bebeğin gelişi düzeltilir; bazen de annenin karın duvarından dölyatağına kesi yapılarak (sezaryen ameliyatı) bebeğin alınması gerekir. Üçüncü evrede, bebeğin doğmasıyla birlikte dölyatağı iyice büzülerek küçülmüştür. Buna bağlı olarak, gebelik süresince dölütü annenin dölyatağına bağlayan etene yer yer dölyatağının zarlarından koparak ayrılmaya başlar. Son kasılmalarla etene dölyatağın- dan tamamıyla ayrılır ve doğum kanalından dışarı atılır. Doğumun en kısa evresi olan bu son süreç genellikle 15 dakikayı geçmez. Yalnız bazı doğumlarda, dölyatağından ayrılması geciken ve kanamaya yol açan etenenin elle çıkarılması gerekebilir.

Doğalcılık (Natüralizm) Nedir?

Doğalcılık (Natüralizm) Nedir?

Doğalcılık, NATÜRALİZM olarak da bilinir, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olan sanat akımı. Doğa bilimlerinin, özellikle Danvinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin edebiyata ve güzel sanatlara uyarlanmasıyla gelişmiştir. Edebiyatta gerçekçilik geleneğini daha da ileri götüren doğalcılar; gerçekliği ahlaksal yargılardan ve seçici bir bakıştan uzak bir anlatımla ve tam bir bağlılıkla sergilemeyi amaçlamışlardır. Doğalcılık, bilimsel belirlenimciliğin benimsenmesiyle gerçekçilikten ayrılır; bu da bazı doğalcı yazarların, insanı ahlaksal ya da ussal nitelikleriyle değil, rastlantısal ve fizyolojik özellikleriyle ele almalarına yol açmıştır. Doğalcı yaklaşıma göre çevrenin ve kalıtımın ürünleri olan bireyler, dıştan gelen toplumsal ve ekonomik baskılar altında ezilir ve içten gelen güçlü içgüdüsel dürtülerle davranırlar. Yazgılarını belirleyebilirler, gücünden yoksun oldukları için yaptıklarından sorumlu değildirler. Doğalcılığın bireyle ilgili “vakalar”a koyduğu tanı, baştan kötümserdir.

Fransa’da ortaya çıkan doğalcılığın kuramsal temelini Hippolyte Taine’in eleştirel yaklaşımı oluşturur. Taine, Histoire de la litterature anglaise (1863-64; İngiliz Edebiyatı Tarihi) adlı yapıtının önsözünde “…hırsın, yürekliliğin ve gerçeğin, tıpkı sindirim, kaslann hareketi ve vücut ısısının olduğu gibi bir nedeni vardır. Kötülükle erdem, sülfürik asitle şeker gibi birer üründür.” diyordu. Bu anlamda ilk “bilimsel” roman Goncourt Kardeşler’in bir hizmetçi kızın yaşamını inceleyen Germinie Lacerteux (1864; Germinie Lacerteux, 1949) adlı yapıtı olmakla birlikte, doğalcılığın en önemli temsilcisi Emile Zola’nın Le Roman experimental’i (1880; Deneysel Roman), akımın edebi bildirgesi sayılır. Zola’ya göre romancı, olguları kaydetmekle yetinen bir izleyici değil, roman karakterlerini ve onların tut-kularını bir dizi deneyden geçiren, duygusal ve toplumsal olguları bir kimyacının maddeyi işlediği gibi işleyen bir deneycidir.

Akımın öngördüğü yöntemlere bilinçli ve titiz bir biçimde uyma konusunda doğalcı yazarların pek azı Zola’nın düzeyine ulaşabildi. Ama zamanla doğalcılık yaygınlaştı ve dönemin önde gelen yazarlarının çoğunu, değişik ölçülerde de olsa etkiledi. Guy de Maupassant’ın sevilen öyküsü “Kolye”, bir roman karakterinin mikroskop altında incelenircesine irdelenmesi yönündeki eğilimin habercisi oldu. Joris-Karl Huysmans, Alman oyun yazarı Gerhart Hauptmann ve Portekizli romancı Jose Maria Eça de Oueirös ilk yapıtlarında doğalcılığın ilkelerini temel aldılar. Tiyatro alanında Andre Antoine 1887’de Paris’te Theâtre-Libre’i ve Otto Brahm 1889’da Berlin’de Freie Bühne’yi kurdu. Bu tiyatrolar, doğalcılığın yeni temalannı içeren oyunların doğalcı üslupla sahnelenmesi amacıyla oluşturulmuştu.

Amaçlarının eksiksiz bir nesnellik olduğunu ileri sürmelerine karşın doğalcı yazarlar, benimsedikleri belirlenimci kuramlar yüzünden gerçekliği belirli yargılann etkisiyle ele aldılar. Büyük bir bağlılıkla yansıttıkları doğa, hep acımasız ve zorluydu. Kalıtım konusundaki görüşleri ise, güçlü ve temel tutkulann etkisinde olan basit karakterleri ele almalarına yol açtı. Çevrenin birey üzerinde ezici bir gücü olduğunu düşündüklerinden, mekân olarak en iç karartıcı çevreleri, gecekondu mahallelerini, yeraltı dünyasını seçtiler. Bütün bu ortamları, genellikle kasvetli ve sefil ayrıntılarıyla ve belgesel bir dille anlattılar. Öte yandan, betimledikleri toplumsal koşullara duydukları tepkiyi zaman zaman romantik bir protestoyla dile getirmekten de kaçınamadılar.

Doğalcılık, ABD edebiyatında Hamlin Garland, Stephen Crane, Frank Norris ve Jack London’ın yapıtlannda, gecikmiş olarak ortaya çıktı ve Theodore Dreiser ile doruğuna ulaştı. James T. Farrell’ın “Studs Lonigan” üçlemesi (1932-35) doğalcılığın en son yapıtlarındandı.

Görsel sanatlarda Doğalcılık, nesneleri olduğu gibi betimleme ilkesine dayanıyordu. Bu bakımdan Yunan sanatının Klasik dönemi ilk gerçek doğalcı sanattı. Rönesans da bu anlayışın yeniden canlandırıldığı bir dönem oldu. Rönesans’ta “güzellik”, sanat yapıtının bünyesinde değil, doğrudan doğadaki nesnede var olan bir nitelik olarak kabul ediliyor, sanat yapıtı bu güzelliğin yansıtılmasında kullanılan bir araç olarak görülüyordu. Bu anlamda doğalcılık, Rönesans’ın doğayı idealleştirme eğilimiyle ters düşmüyor, yalnızca yer yer gerçekçilik duygusuyla çelişiyordu. Doğalcı sözcüğünü ilk kez 1672’de eski yapıtlar uzmanı Pietro Giovanni Bellori (1615-96) doğayı güzelliği ya da çirkinliğiyle olduğu gibi yansıtan Bartolommeo Manfredi (1580-1620/21), Jose de Ribera (1591-1652), Moise Valentin (y. 1591/94-1632) ve Gerrit van Honthorst (1590-1656) gibi Caravaggio’nun izleyicileri için kullandı.

1830’larda İngiliz manzara ressamı John Constable (1776-1837) “doğanın ideal güzelliği” düşüncesine ilk karşı çıkanlardan biriydi. Doğanın tüm değişkenliğiyle olduğu gibi betimlenmesinden yanaydı. Bu düşünceleri 19. yüzyılın ortalarında Fransa’daki Barbizon okulu üzerinde de etkili oldu. Barbizon okulu Avrupa’da başlayan doğalcılığa geçiş sürecinin manzara resminde bir simgesiydi. Bu yıllarda Jean-Baptiste Camille Corot (1796-1875) da sıradanlığa ya da romantizme düşmeden doğalcı eğilimde yapıtlar veriyordu. Alfred Sisley (1839-99), Camille Pissarro (1830-1903) ve Claude Mo- net (1840-1920) ve izlenimcilik öncesinde (1860’lar) doğalcı üslupta yetkin ürünler veren ressamlardı. Doğalcılık yüzyılın son 10 yılında da Almanya’da gelişerek Barbizon okulunun etkileriyle Almanların doğaya olan duygusal tutkusunu birleştirdi ve Erik bir anlatıma ulaştı.

Münih yakınlarındaki Dachau ve Bremen yakınlarındaki Worpswede gibi köylerde çalışan bu ressamlar daha sonra Alman dışavurumculuğunun gelişmesinde etkili oldular. Aynı dönemde Fransa’da gerçekçi ressam Gustave Coubert’in (1819-77) izinden giden ressamlar, konularını günlük yaşamdan aldılar. Bazıları atölyelerini terk ederek açık havaya çıktı; sokaklarda yakaladıkları konuları olduğu gibi, kimseye poz verdirmeden tuvale aktardılar. Bitmiş resimler sanki anında yapılmış taslaklar kadar taze ve canlıydı. ABD’de ise ilk doğalcı eğilimler 16. yüzyılın sonlarında ortaya çıktı. 19. yüzyıla gelindiğinde gerçekçilikle iç içe bir gelişim gösterdi. Amerikalı sanatçıların yapıtları Avrupalı çağdaşlarıyla karşılaştırıldığında daha sert ve incelikten uzaktır. Sanatta doğalcılık, tarihsel bir akım olarak kısa sürmekle birlikte, gerçekçiliğin zenginleştirilmesine, yeni konuların bulunmasına, biçimi öne çıkarmayan ve sanattan çok yaşama yakın olan kapsamlı bir anlatımın gelişmesine yol açtı.

Diyapir Nedir Kısaca

Diyapir (Yunanca diapeirein: “delip geçmek”), belirli bir katmandaki hafif ve plastik malzemelerin yukarı doğru sürülerek, çevredeki daha gevrek kayaçların içine sokulmasıyla ortaya çıkan jeolojik yapı. Sokulma, yerçekimi kuvvetlerinin (ağır kayaçların alttaki daha hafif kayaçların yükselmesine neden olması), tektonik kuvvetlerin (yanal gerilimlerle hareketli kayaçların daha az hareketli kayaçların içine sıkıştırılması) ya da bu ikisinin birlikte etkisiyle oluşabilir. Diyapirler, dom (kubbe), dalga, mantar, damla ya da dayk (set) biçiminde olabilir.

Tuz kolayca akabildiğinden, diyapirlere tuz domları ya da tuz antiklinalle- rinde sık rastlanır. Bazı tuz domlarının, doğrudan diyapir oluşumu süreci sonucunda ortaya çıktığı sanılmaktadır.

Diyalaj Ne Demek

Diyalaj, iyi gelişmiş, sık aralıklı ve paralel ayrımları genellikle magnetit ya da ilmenitle dolu olan, piroksen grubundan ojit ya da diyopsitin ortak adı. Bu dolgulu ayrımlar, genellikle dilinim yüzeylerinden daha belirgindir. Diyalaj çoğunlukla, gabro ve peridotit gibi magmatik kayaçlar içindeki silikatlı olivini saran büyük kristaller halinde bulunur. Diyalaj terimi kimi zaman, alüminyum ve üç değerlikli başka metal iyonları tarafından ornatılarak değişime uğrayan bazı diyopsit türleri için de kullanılır.

Djajawidjaja Dağları, Endonezya dilinde. Yeni Gine’nin orta kesimindeki platoların bir parçası olan Maoke Dağlannın doğu bölümü. Adanın Endonezya’ya ait olan ve Batı Irian olarak bilinen kesiminde yer alır. Sudirman Sıradağlarının doğusunda Sterren Dağlarına ve Papua Yeni Gine sınırına kadar 370 km uzanır. En yüksek noktası Wilhelmina Dağıdır (4.728 m).

Haedo Sırtları

Haedo Sırtları, İspanyolca CUCHİLLA DE HAEDO, Uruguay’ın ortakuzey kesiminde dağ sırası. Doğusundaki Cuchilla Grande ile birlikte Uruguay’ın en büyük ırmağı Negro’nun havzasını çevreler. Brezilya sırtındaki engebeli dağlık bir yöreden güneye doğru 200 km boyunca uzanır. Negro ile Uruguay ırmaklarının birleştiği Rincön de Las Gallinas’ta sona erer.

Batısındaki bazalt oluşumlu platoyu Negro Irmağı Havzasından ayırır. Çoğu yerde bazalt ve kırmızı kumtaşı katmanlarının iç içe geçtiği bir kayalık görünümünü alır. Jeolojik yapısı Cuchilla Grande’den farklıdır. Genelde alçak olan Haedo Sırtlan, Lunarejö ve Virgen tepelerinde 400 m’ye ulaşır.

Haemophilus Nedir?

Haemophilus, evrim sürecinde kökeni bilinmeyen, çomak biçimindeki çok küçük bakteri cinsidir. Bu cins üyeleri sıcakkanlı hayvanlarla insanların solunum yollarında ve bazı soğukkanlı hayvanlarda asalak yaşar.

Mikrobiyolojik açıdan tümü gramnegatif olarak sınıflandırılır. Oksijene gereksinim duymadıklarından oksijensiz ortamlarda da yaşayabilirler. Hareketsiz olan bu hücreler kanın bileşimindeki bazı maddeleri kullanır. H. influenzae türünün eni 0,3/u.m (1 mikrometre; l/*m=10 6 m) ve uzunluğu en çok 2/xm’dir. H. gallinarum kümes hayvanlarında burun ve göz akıntılarına, H. suis tek başına hastalık etkeni olmamakla birlikte Tarpeia suis türü virüsle birlikte domuz gribine neden olur. H. ducreyi insanlarda yumuşak şankır olarak bilinen bir zührevi hastalığa yol açar. H. influenzae türününse eskiden insanlarda grip hastalığına yol açtığı sanılıyordu. Günümüzde bu türün virüslerle bulaştığı anlaşılan gribin ikincil enfeksiyonlarında etkili olduğu bilinmektedir.

Türk Müziğinde Hafif Makamı

Hafız, el-, asıl adı MEVLAY ABDÜLHAFİZ (d, 1875, Fez, Fas – ö. 1937, Enghienles Bains, Fransa), 1908-12 arasında hüküm süren Fas sultanı. Kardeşi Sultan Abdülaziz’e karşı ayaklanarak güneydeki başkent Marakeş’i ele geçirdikten sonra sultanın ordularını bozguna uğratarak tahtı ele geçirdi. 1909’da Batılı devletlerce sultan olarak tanındı. 1911’de ayaklanan Arap ve Berberi kabilelerinin başkenti kuşatması üzerine Fransızlardan yardım istedi. 1912’de Fas’ı Fransa’nın protektorası durumuna getiren antlaşmayı imzaladıktan birkaç ay sonra tahttan indirildi.

Hafif, Türk müziğindeki büyük usullerden biri. 32 zamanlı, 26 vuruşludur. Daha şok ikinci beste ve peşrev formlarındaki yapıtların ölçüldüğü bu usul, tevşih, kâr ve ilahi formlarında da kullanılmıştır. Genellikle 32/4’lük olarak yazılır. 32/2’lik ağır mertebesine seyrek olarak rastlanır.

Hafiyelik, özellikle II. Abdülhamid döneminde (1876-1909) yürütülen gizli istihbarat etkinliklerine verilen ad.