Eski Yanan Hukuku Hakkında Kısaca Bilgi

Eski Yanan hukuku, Eski Yunan kentle­rinde geçerli hukuk sistemlerine verilen ortak ad. Bunların en çok bilineni Atina hukukudur. Bütün Yunanlıların benimsedi­ği ve uyduğu bir hukuk düzeninden söz edilemezse de, Helen dünyasını oluşturan çok sayıdaki bağımsız devletin hukuksal sorunlara ilişkin bazı temel yaklaşımlarının, hukuksal kararlar almada belirli bazı yön­temlerinin olduğu ve ortak bir hukuk termi­nolojisini değişen ölçülerde paylaştıkları söylenebilir. Eski Yunan hukuku nitelendir­mesi, hâlâ tartışmalı bir konu olmakla birlikte, içerdiği hukuksal kavram, kural ve yöntemlerin ortak bir kültürel mirasın ürün­leri ya da Eski Yunan düşünce tarzının tipik dışavurumları olduğu söylenebilecek ölçüde geçerli bir terim sayılabilir. Öte yandan bu ortak temeller üzerinde bütünlük ve geliş­mişlik bakımından farklılıklar gösteren ve kabile kökeni ile tarihsel geçmişten gelen özelliklerin yanı sıra söz konusu toplumların toplumsal, siyasal ve düşünsel durumu­nu yansıtan bir dizi değişik hukuk sisteminin ortaya çıktığı da göz önünde tutulmalıdır.

İÖ 5. ve 4. yüzyıllarda Eski Yunan hukukunu belirleyen üç temel öğe vardı. Bu öğelerin ilki, her biri ayrı yasaları uygulayan çok sayıda kent-devletinin (polis) bulunma- sıydı. ikinci öğe, Sparta gibi belirli örnekler dışında kent-devletlerin çoğunda yasaların yazılı metinler biçiminde düzenlenmiş olma­sıydı. Bu metinlerin bazılan yargılama yön­temlerine ve adaletin işleyişine ilişkin temel kuralları düzenleyen aynntılı ve az çok bütünlüklü yasalardı. Bu durum, İÖ 7. yüzyıldan sonra Eski Yunan’a egemen olan hukuksal kuradan birleştirme yönündeki akımın bir sonucuydu. Bu döneme damgası­nı vuran Drakon ve Solon dışındaki ünlü yasa koyucular Lokroi Epizephyrioi’lu Za- leukos ve Kantaneli Kharondas’tır. Spartalı yasa koyucu Lykurgos’un ise efsanevi bir kişi olduğu kabul edilir. Solon’a bağlanan birçok yasa, daha sonraki yasa reformunda (İÖ 403-402) aldıkları biçimle aktanlan edebiyat metinlerinden bilinmektedir. Dra- kon’un yasalarından biri yeniden düzenlen­miş biçimiyle İÖ 409-408 yıllanndan kalma bir Attika yazıtında günümüze ulaşmıştır. Eski bir yasa metninin gözden geçirilmiş biçiminden başka bir şey olmayan Gortyn Yasaları, günümüze hemen hemen eksiksiz ulaşan tek yasa metnidir.

Eski Yunan hukukunun üçüncü belirleyici öğesi. Roma hukuku düzeyinde bir hukuk biliminden yoksun olmasıydı. Kent-devleti­nin yasalarını çok iyi bilen Attikalı hatipler bile, daha derin bir kavrayışa ulaşmak için hukuk sistemini incelemekten çok, savun­malarını değerlendiren halk jürilerini ikna edici savlar sunmaya önem veriyorlardı. Öte yandan filozoflar da var olan hukuk gerçeğiyle ilgilenme yerine soyut adalet kuralları bulmaya ağırlık veriyordu.

Eski Yunan hukukunun genel yapısı üze­rinde önemli etkisi olan bu üç öğenin ilk ikisi, katı bir pozitif hukuk anlayışına yol açmıştır. Yeni araştırmalar, hukuk tarihçile­rinin yakın zamana değin savunduğunun tersine, Atinalı dikastes’lerin (yargıç ve aynı zamanda jüri üyesi) kararlarını belirsiz ada­let kavramlarına dayandırmaktan kaçındık­larını ve bağlılık yemini ettikleri yazılı yasalara (nomos) en azından kuramsal dü­zeyde uyduklannı göstermiştir. Yasaların harfi harfine yorumuna bu katı bağlılığın yanı sıra yasaların ya da hukuksal sorunla­rın hiçbir zaman çözümleyici bir yaklaşımla ele alınmayışı, Helenistik dönem hukuku­nu belirleyen hukuk tekniğindeki dikkat çekici esnekliğe karşın, Eski Yunan huku­kunun, Roma hukukunda görülen öğretisel inceliğe hiçbir zaman erişememesine yol açmıştır.

Konuyla ilgili araştırmalara günümüzde ulaştığı düzeyde, yalnızca 4. yüzyıl Atina hukuk sistemi hakkında yeterli bilgiler bu­lunmaktadır. Demokrasi döneminde Atina adalet mekanizması yüksek görevliler, halk mahkemeleri (dikasteria) ve Areopagos Meclisi’nden oluşuyordu. Her biri belirli bir yargılama alanından sorumlu olan gö­revliler, dava dilekçelerini kabul ediyor ve mahkemeye sunulacak davaları düzenliyor­lardı. Birinci arkhon aile ve miras huku­kuyla ilgili davalara, polemarkhes denen ikinci arkhon yabancılarla ilgili davalara, basileus adıyla krallık geleneğini sürdüren üçüncü arkhon cinayet davalarıyla birlikte dinsel konulara, thesmothetai (töre koyucu­lar) denen öteki arkhon’lar da kalan davala­ra bakıyordu. Dikasterion’lann yargılama yetkisi ilk kez Solon tarafından belirli sınırlar içinde ortaya konan ve tam demok­rasinin kuruluşundan sonra genelleşen, yurttaşların birbirlerinin sorunlarında bir bütün olarak karar vermesi gerektiği ilkesi­ne dayanıyordu. Dikastes’ler 30 yaşını dol­durmuş yurttaşlar arasından ad çekme yo­luyla belirleniyordu. Siyasal açıdan çok önemli bazı olaylarda, bütün heliaia (6.001 üyeli bir mahkeme olarak düzenlenmiş halk meclisi) toplanırdı. Genelde kararları ceza davalannda 1.501, 1.001 ya da 501, hukuk davalarında ise 201 kişiden oluşan ve dikas­teria denen, heliaia’ya bağlı bölümler verir­di. Cinayet davaları, eski arkhon’lardan oluşan Areopagos Meclisi’nde ele alınırdı. Bir soylular meclisinden çıktığı sanılan bu meclis, demokrasi öncesi dönemin bir ka­lmasıydı.

Eski Yunan düşüncesine göre yargılama, bir icra işlemi (praksis) yoluyla davalının alıkonması, mallarına el konması ya da her ikisinin birlikte yapılması yolundaki istemin yerinde olup olmadığını saptamaya yarardı. Dava (dike) kişisel bir hakkı aramaya yönelik olabileceği gibi davalının cezalandı­rılmasını amaçlayan bir kamu davası (demo- sia dike, hukuk dilinde graphe) olarak da açılabilirdi. Kamu davası açma hakkı bütün yurttaşlara tanınmıştı. Bunun dışında özel hukuk ile ceza hukuku yargılama usulleri arasında önemli bir ayrım yoktu.

Özel ve kamu davaları açılması için tutuk­lu ya da tutuksuz olan davalının konuyla ilgili yargılama yetkisi olan yüksek görevli­nin önüne çıkarılması, ayrıca söz konusu görevlinin ön soruşturmasını (anakrisis) ya­pacağı dava dosyasını yazılı olarak hazırla­ması gerekiyordu. Mali konulara ilişkin bir hukuk davasına taraf olanlar, yukarıdaki işlemlerden sonra bir kamu hakemine (diai- tetes) gönderilirdi. Taraflardan birinin ha­kemin kararını kabul etmemesi ya da anlaş­mazlığın hakem kararma zorunlu olarak uymayı gerektirmediği durumlarda, dava bir yüksek görevlinin başkanlık ettiği bir dikasterion’a devredilirdi. Dikastes’ler ta­raflarca sunulan savunmayı ve tanıkları dinledikten sonra bir karara varırlardı. Ka­rarın taraflarca sunulan iki öneri arasında görüşmesiz ve gizli oya dayalı bir seçimle belirlenmesi gerekiyordu. Verilen hüküm kesindi; ama davayı yitiren taraf, yalancı tanıklık yaparak hükmü etkilemiş olan kişi­lere karşı bir haksız eylem davası (dike pseudomartyrion) açabilirdi. Bir özel hukuk davasını kazanan kişi, verilen hükmü dava­lının mallarına el koyarak kendisi uygula­mak zorundaydı.

Eski Yunan pozitif hukuku, Eski Yunan adalet felsefesinin tersine, daha sonraki hukuk sistemleri üzerinde pek etkili olma­mıştır. Bu hukukun geliştirdiği kavramlar ve yöntemler Helenistik dönem krallıkları­nın yasalarına ve uygulamalarına büyük ölçüde yön vermiştir. Ayrıca Rodos Deniz Yasası’nda yer alan tehlike anında gemiden malların boşaltılması kuralı ve genellikle Helenistik dönemden kalma belirli belge düzenleme yöntemleri gibi Eski Yunan kökenli bazı kurumlar Romalılarca da be­nimsenmiştir. Ama yakın döneme değin sanıldığı gibi, Eski Yunan hukukunun geç Roma hukuku ve onun aracılığıyla Batı Avrupa hukuk öğretileri üzerinde önemli sayılabilecek bir etkisi olmamıştır. Bu huku­ka dayanan kuralların varlığına yalnızca Yunanistan’ın bazı uzak yörelerindeki göre­neklerde rastlanırsa da, bunların ne ölçüde geçmişle bağlantılı olduğu hukuk tarihçileri açısından hâlâ çözülememiş bir sorundur.

Eskil, Lund’un (bugün İsveç’te) ilk başpis­koposu sıfatıyla İskandinavya’nın en yetkili başpiskoposu olan Asser’in yeğeniydi. 1134’te Roskilde piskoposu, lİ38’de de Lund başpiskoposu oldu. 1150’lerde İsveç ve Norveç’in iki ayrı kiliseye bölünmesini kabul etmek zorunda kaldı, ama Uppsala (İsveç’te) piskoposluğu görevini sürdürdü. Eskil’in, köklü bir kilise reformunu ve kilisenin devlet yönetiminden bağımsızlığını savunması, 1157’de onun yardımıyla tahta çıkan Danimarka kralı I. Valdemar ile arasım açtı. Uzlaşma sağlandıktan sonra Eskil, 1170’te kralın babasını azizler listesi­ne aldı ve Valdemar’ın oğlu IV. Knut’u tahtın ortağı olarak kutsadı. Böylece Valde­mar hanedanının babadan oğula hüküm sürmesini sağlamış oldu. Eskil, Roskilde piskoposu ve Valdemar’ın başdanışmanı Absalon’u kendisine ardıl olarak belirledik­ten kısa bir süre sonra, akrabalarının kralı devirmeye girişmesi yüzünden Fransa’ya sığınmak zorunda kaldı.

Eskil, Absalon’la birlikte Danimarka’da kilise kurallarını ilk kez uyguladı ve kurdu­ğu manastırlarla ün kazandı. Onun etkisiyle Danimarka’ya gelen Fransız keşişlerinin bu ülkede tarım, mimarlık ve bilim alanlarında önemli katkıları oldu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir