Charles Darwin Kimdir Hakkında Kısaca Bilgi

Darwin, Charles (Robert) (d. 12 Şubat 1809, The Mount, Shrevvsbury, Shropshire – ö. 19 Nisan 1882, Down House, Downe, Kent, İngiltere), canlılarda evrimin doğal seçme yoluyla gerçekleştiğini öne süren kuramıyla bilim ve düşünce tarihinde dev­rim yaratan İngiliz doğa bilimci. Temel olarak, On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life (1859; Türlerin Kökeni, 1970, 1984) adlı büyük yapıtında geliştirdiği görüşleri, zama­nın bilim ve din çevrelerini derinden etkile­miş, sonraki dönemlerde de sıkça gündeme gelen önemli tartışmalar başlatmıştır. Evrimi doğal seçme ilkesine dayandıran akım, Darwincilik(*) olarak adlandırılır.

Gençliği. Danvin, ana tarafından, ünlü seramik ustası I. Josiah Wedgwood’un, baba tarafından da çeşitli dallarda uzman bir hekim, şair, filozof ve mucit Erasmus Danvin’in torunuydu; aynı zamanda, öjenik biliminin kurucusu Sir Francis Galton’ın üvey kuzeniydi. Sekiz yaşındayken annesini yitirince ablası tarafından yetiştirildi; kendi­sine insancıl bir kişilik aşılayan ablasına yaşam boyu sevgi duyacaktı. Geç gelişen ve kendi kendine yalanlar uydurup durmadan düş kuran bir çocuktu. Posta mühürleri, çakıltaşı ve mineral örnekleri toplamaya bayılıyordu.

1818’de Shrewsbury Okulu’na girdi. Ama yalnızca Latin ve Yunan klasiklerinin öğre­tildiği okulunu sevemedi ve başansız bir öğrenci oldu. Derslerinden çok doğayla ve sporla ilgilenmesi yüzünden babası onun, ailesi için bir yüzkarası olacağına inanıyor­du. Danvin. daha sonra tıp öğrenimi için Edinburgh Üniversitesi’ne gönderildi. Ama burada da başarısızlığa uğradı; dersler onu bilimden soğuttu, izlediği bir ameliyat ise midesini bulandırdı. Deniz hayvanları top­lamak, balıkçılarla denize açılmak, kuş doldurmak gibi işlerle uğraşıyordu. Sonun­da tıp öğrenimini bırakıp 1827’de papazlık eğitimi için Cambridge’deki Christ’s Col- lege’a gitti. Burada da bütün zamanını kendi­si gibi atıcılığa, avcılığa ve biniciliğe düşkün bir arkadaş topluluğuyla birlikte geçirdi. Ama bir yandan da değerli bilim adamlarıy­la tanıştı ve özellikle botanik profesörü John Stevens Henslovv’un etkisiyle doğa tarihine ilgi duymaya başladı.

“HMS Beagle” gezisi ve bilime yönelişi. 1831’de “Beagle” adlı geminin çıkacağı araştırma gezisine katılması için Henslow aracılığıyla yapılan öneriyi kabul etti. Beş yıl sürecek gezi sırasında Patagonya, Tierra del Fuego, Şili ve Peru kıyılarının haritası çıkartılacak, Büyük Okyanustaki bazı ada­larda incelemeler yapılacak ve bir dizi zaman ölçüm istasyonu kurulacaktı. Gemi, 27 Aralık 1831’de Devonport’tan yola çıktı. Atlas Okyanusundaki Cabo Verde Adaları­na geldiklerinde Danvin, yanardağları doğ­rudan inceleme olanağı buldu. Kendi göz­lemlerini Charles Lyell’ın Principles of Geo­logy (1830-33, 3 cilt; Jeolojinin İlkeleri) adlı yapıtının ilk cildindeki bilgilerle karşılaştır­dı. Henslow ona, bu kitabı yanına almasını, ama tek satırına inanmamasını söylemişti. Oysa Danvin, kendi gözlemleri sonucunda, Lyell’ın savunduğu birörneklilik kuramı- m(*) kesin biçimde benimsedi. Buradaki gözlemleri, onun gelecekteki bilim adamı kişiliğinin de temelini oluşturdu. Danvin, Brezilya’da ilk kez tropik ormanları gördü; Arjantin’de, tembelhayvan, mastodon ve at gibi canlılara ait ilk fosillerini buldu; Tierra del Fuego’da ise ilk kez, Avrupalıların “vahşi” olarak nitelediği insan toplulukla­rından biriyle karşılaştı. Galâpagos Adala­rındaki kaplumbağa ve kuş türleri üzerine yaptığı incelemeler ise ileride evrim kura­mının önemli bir dayanağını oluşturacaktı.

Danvin, Şili’de tanık olduğu bir depremin, toprak düzeyinin yükselmesine olan etkisini ve yanardağ etkinliğiyle ilişkisini gözlemle­di. Kıyıya çıktıkları her yerde uzun, güç ve tehlikeli keşif gezilerine başlıyor, gördüğü her dağa tırmanıyor, çevreyi inceleyip ör­nekler topluyordu. Spora olan düşkünlüğü gezi sırasında çok işe yaradı; birkaç kez arkadaşlarının yaşamını kurtardı. Serüven­lerle dolu yolculuk boyunca, Galâpagos Adalarından sonra Tahiti, Yeni Zelanda, Avustralya, Cocos Adaları, Mauritius, Gü­ney Afrika, St. Helena, Ascension Adası ve zaman ölçümü için yerleştirdikleri krono­metrelere bakmak üzere yeniden Brezilya’ ya uğrayan “Beagle” gemisi, 2 Ekim 1836’da ingiltere’ye döndü. Darwin’in çalışmaları, tümüyle gezi sıra­sındaki gözlemlerine ve topladığı örneklere dayanır. Journal of Researches into the Geology and Natural History of the Various Countries Visited by H.M.S. Beagle, 1832- 36 (1839, yb 1845; Beagle Gemisinin Uğra­dığı Çeşitli Ülkelerin Jeolojisi ve Doğa Tarihi Üzerine Yapılan Araştırmaların Günlüğü, 1832-36) adlı ilk yapıtı önce jeolojiye ağırlık veriyordu; ama ikinci ba­sımda doğa tarihi öne çıktı. Darvvin, 1842- 46 arasında, “Beagle” gezisindeki gözlemle­rine ilişkin üç kitap daha yayımladı. Evrim kuramının yarattığı büyük ilgi bunların gölgede kalmasına yol açmışsa da, bu yapıtlar Darwin’in çalışmalarının temelini oluşturmuştur.

Mercan poliplerinin, yalnızca 20 kulaçtan daha sığ, 20°|C’den daha sıcak, duru tuzlu sularda yaşayabildiği ve bütün mercan ada­larıyla set resiflerinin yaklaşık olarak deniz düzeyinde bulunduğu olgularından yola çı­kan Darvvin, mercan adaları ve resiflerin, deniz tabanının çökmesiyle oluştuğu ve mercanların, taban bölümleri aşağı çöktük­çe yukarı doğru büyüdükleri sonucuna var­dı. Sonradan yapılan birçok sondaj çalışma­sında, yaklaşık 1.500 m derinlikten çıkarılan mercanların, canlıyken 35 m boyunda bu­lunduklarının belirlenmesi, Darvvin’in gö­rüşlerini doğruladı. Karaların sınırında yer alan başka bir resif türü ise, deniz tabanının yükselmesine bağlı olarak deniz düzeyinin üstünde bulunuyordu. Darwin, mercan ada­ları, set resifleri ve kara sınırındaki resifle­rin dağılımlarını haritaya işlediğinde, okya­nus dibinde büyük alanların çöküntüye uğradığını, bazı bölümlerin de yükselmiş olduğunu gördü. Bütün etkin yanardağlar, yükselmiş bölümlerde yer alıyordu. Bu gözlem, Güney Amerika’da Danvin’in, ya­nardağ etkinliği ile toprak düzeyinin yüksel­mesi arasında saptadığı bağıntıyı da doğru­luyordu.

Petroloji (kayaçbilim) alanındaki çalışma­ları sonucunda, yanardağ lavları ile plüton­ların (derinlik kayaçları) arasında yakın ilişki olduğunu ortaya koydu. Kristalin gra­nitler ile camsı lavlar, benzer mineraller içeriyordu. Ayrıca katmanların eğim ve doğrultusu üzerine çalışmaları sonucunda, dilinim ve yaprak katman düzlemlerinin büyük alanlar boyunca değişmez kaldığını ve kilometrelerce uzanan toprak yükselme­lerinin ana eksenlerine paralel olduğunu buldu. Üstelik bu dilinim ve yaprak katman düzlemleri ile tortul katmanlaşma düzlemle­ri arasında ilişki yoktu; bunlar, basınç ve yeniden kristalleşme yoluyla tortul katman­ların üstüne binmişti. Darwin’in bu buluşu, kayaçlardaki başkalaşıma ilişkin “biçim bo­zulması” (deformasyon) kuramının temelini oluşturdu.

Evrim kuramı. Darwin’in gezi sırasında topladığı hayvanlar, bir uzmanlar grubunca sınıflandırılarak onun yönetiminde yayımla­nan The Zoology of the Voyage of the Beagle (1840-43; Beagle’m Gezisinde Sapta­nan Zoolojik Bulgular) adlı kitapta sunul­du. Ama Darvvin’in biyoloji alanındaki katkısı daha farklı bir nitelikteydi. Geziye çıkarken o da başkaları gibi, türlerin değiş­mezliği konusunda kuşku duymuyordu. Ama gezi sonrasında kafasında pek çok soru oluşmuştu. Birbirine uzak coğrafya bölgelerinde benzer hayvanların bulunması, sözgelimi Güney Amerika’da yaşayan rea ile Afrika’daki devekuşu arasındaki benzer­lik; öte yandan, bitişik bölgelerde türdeş olmayan, ama birbirine benzeyen canlıların yaşaması, örneğin Galâpagos Adalarının her birinde fiziksel koşulların aynı olmasına karşın, farklı kaplumbağa ve kuş türlerinin bulunması, onda kuşku uyandıran en önem­li saptamalarıydı.

f8^7’de, bu soruların ve karşılaştırmalı anatomi, embriyoloji, sınıflandırma, coğrafi dağılım ve paleontolojiye ilişkin daha bir­çok sorunun, türlerin değişmezliği düşünce­sinin bırakılmasıyla doyurucu biçimde ya­nıtlanabileceğim gördü. Birçoğu ortak ata­dan gelen türler, evrim yoluyla yeni türlere dönüşmüştü. Türlerin kökenine ilişkin ev­rimci görüş, başka türlü ortak bir açıklayıcı ilkeden yoksun kalan bütün bu sorulara açıklık getiriyordu. Ama bu kuramı tamam­lamak için, evrimin işleyişinde rol oynayan ilkeyi de açıklamak gerekecekti. Darvvin, tarımda sağlanan ilerlemenin, istenen özelliklere sahip bitki ve hayvan soylarının dikkatle seçilip üretimde kullanıl­masına ve böylece daha iyi niteliklerin sonraki kuşaklara aktarılmasına dayandığını biliyordu. Türlerin doğal evriminde de aynı ilkenin rol oynadığı kanısındaydı. Bir türün bütün bireylerinin özdeş olmadığı, tersine değişiklik (varyasyon) gösterdiğinin bilin­cindeydi; doğa ekonomisi içinde yer aldıkla­rı ortama uyum sağlayan soylar üreyip gelişiyor, iyi uyum sağlayamayanlarsa yok oluyordu. Darvvin, daha 1837’de doğal seç­me ilkesini kavramıştı, ama doğada bu sürecin nasıl işlediğine açıklık getirmesi gerekiyordu. Malthus’un An Essay on the Principle of Population (1798, yb 1826; Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme) adlı yapıtında, aradığı yanıtı buldu. Malthus, dünya nüfusu geometrik oranda artarken, besin kaynaklarının aritmetik oranda arttı­ğını ortaya koyuyor ve nüfus artışı denet­lenmezse, sonuçta yoksulların açlık ve ölümle karşı karşıya geleceğini savunuyor­du. Ama besin üretimine yeterli öncelik verilip parasal kaynak ayrıldığında, besin kaynaklarının yapay yöntemlerle ne kadar artırılabileceği üzerinde durmadığından, Malthus’un savı sağlam temellere dayanmı­yordu. Bununla birlikte Darwin, insanlar için geçersiz olan bu savın, bitki ve hayvan­lara uygulandığında geçerlilik kazanacağını gördü; çünkü bitkiler ve hayvanların, besin­lerini yapay yollardan çoğaltma olanağı yoktu. Bitki ve hayvanlardaki görece yük­sek ölüm oranı, birbirini izleyen kuşaklar boyunca doğal seçme ilkesinin işlemesini sağlıyordu. Doğal seçme ise, türlerin çevre­ye gittikçe daha iyi uyum göstermesini sağlayan zorlayıcı güçtü. Çünkü yaşam sa­vaşında türler birbirleriyle rekabet içindey­di; ya daha hızlı üremeye dönük uyarlanma­lar geliştirecekler ya da rakiplerinden daha güçlü ve hızlı olan türler varlığını sürdürme­yi başaracaktı. Bu yüzden bütün canlılar, en basitten en gelişmişe doğru bir evrim geçir­mişti. Varlığını sürdürebilen ilkel organiz­malar ise bunu, yaşadıkları ortamda kendi­leriyle rekabet edecek daha gelişmiş canlı­ların olmayışına borçluydu. Dolayısıyla ev­rim, bir fanusun içinde gerçekleşmiyordu, tersine türlerin kapladığı ekolojik alanlarla sıkı biçimde ilişkiliydi. Bu görüşleriyle Dar­vvin, ekoloji biliminin öncülerinden sayıla­caktı.

Evrim kavramı, daha önce de, Montesqui- eu, Maupertuis, Diderot gibi Fransız düşü­nürler, Darvvin’in dedesi Erasmus Darwin ve Fransız biyolog Lamarck tarafından orta­ya atılmıştı. Hatta Lamarck, tekhücreli canlılardan insana kadar uzanan bir “evrim ağacı” çizmişti. Ama Lamarck’m evrime ilişkin kanıt getirmemesi; evrimin nedenini canlılarda kusursuzluğa yönelme eğiliminin bulunduğu varsayımına dayandırması ve gene aynı ölçüde temelsiz olan, evrimin, canlıların gereksinimleri doğrultusunda ger­çekleştiği, yani kullanılmayan organların

311 Darvvin, Charles

körelip daha sık kullanılanların geliştiği inancı, kuramının bilim çevrelerinde kabul görmemesine neden oldu. Örneğin La­marck, fosil zürafaların günümüzde yaşa­yanlardan daha kısa boyunlu olmasını, züra­faların ağaç tepelerindeki yaprakları yiye­bilmek için boyunlarını sürekli yukarı doğru uzatmasına ve sonuçta bu organın gelişme­sine dayandırmıştı. Bu görüş Darwin’in doğal seçme ilkesiyle aşıldı. Darwin’e göre bu değişimin nedeni, zürafa toplulukların- daki uzun boyunlu bireylerin yaşam savaşım kazanması, yani kısa boyunluların beslene- meyerek yok olmasıydı.

Darwin, evrim konusunda yeterli kanıt sunan ve doğal seçme yoluyla canlıların çevreye nasıl uyum sağladığını açıklayan ilk kişiydi. Ama bu buluşunu bir süre yayımla­madı. 1842’de bulgularını bir taslak biçi­minde kaleme aldı; 1844’te bunu genişlete­rek bir deneme durumuna getirdiyse de botanikçi arkadaşı Joseph Dalton Hooker dışında kimseye göstermedi. 1846-54 ara­sında bütün zamanını, canlı ve fosil Cirripe- dia (sülükayaklılar) türlerini inceleyip sınıf­landırmakla geçirdi. Bu yorucu çalışma ona, türlerin kökenine ilişkin incelemesine temel olan, türlerdeki değişikliğin derecesi ve sınıflandırma sorunları üzerinde deneyim kazandırdı. Araştırmalarının sonuçları, can­lı ve cansız, denizde çeşitli nesnelere tutu­narak yaşayan ve serbestçe yüzen Cirripedia türleri üzerine dört ciltlik bir monografi olarak 1851-54 arasında yayımlandı.

1856’da Darvvin, evrim ve doğal seçme konularındaki buluşlarını yazıya dökmeye başladı. Bu arada uzaklaşan evrim (birçok cins içindeki türlerde görülen daha geniş kapsamlı değişiklikler), coğrafi dağılım ve okyanus adalarındaki türdeş toplulukların yayılımında deniz ve rüzgârın etkisine iliş­kin çalışmaları ile arkadaşları Lyell, Hooker ve Thomas Henry Huxley’yle yaptığı tartış­maların sonuçlarım da sürekli yapıtına ekli­yordu. Çalışması düzenli biçimde ilerler­ken, 18 Haziran 1858’de hiç ummadığı bir haber aldı. O sırada Malaya Takımadalarm- ■ da bulunan Alfred Russel Wallace adlı bir doğa bilimci, Darwin’in evrim ve doğal seçme konusundaki görüşlerini eksiksiz bi­çimde içeren kısa bir çalışma yapmıştı. Darvvin, 20 yıldır üzerinde çalıştığı konuda önüne geçileceği korkusuyla büyük bir tela­şa kapıldı; ama Lyell ve Hooker, Darwin ile Wallace’m hazırlayacağı ortak bir bildiriyi 1 Temmuz 1858’de Londra’daki Linne Der- neği’nde sunmaya karar verdiler.

Darvvin daha sonra, üzerinde çalıştığı asıl yapıtının “özeti” dediği metni kaleme aldı. 24 Kasım 1859’da yayımlanan, Türlerin Kökeni adlı bu özet, satışa çıkar çıkmaz tükendi ve 1872’ye değin altı baskı yaptı. Darvvin, bu yapıtıyla iki ayrı grubun birden düşmanlığını kazandı. Birinci grup, Dar­vvin’in bilimde varsayımlardan yararlanma yöntemine karşı çıkan ya da düpedüz, onun kendi ünlerine gölge düşürmesinden çeki­nen eski kafalı bilim adamlarından oluşu­yordu. İkinci gruptaki düşmanlar ise din adamlarıydı. Darvvin iki açıdan onlar için tehdit oluşturuyordu: Eğer evrim kuram: doğruysa Eski Ahit’in Tekvin Kitabı’ndf anlatılan yaratılış öyküsü yanlıştı ve eğeı evrim, doğal seçme yoluyla kendiliğindet gerçekleşiyorsa, canlıların oluşumunda tan rısal bir iradeye yer yoktu. 30 Haziraı 1860’ta İngiliz Bilim Geliştirme Derneği’niı Oxford’daki toplantısında, Piskopos Samu el Wilberforce ile Huxley arasında ser tartışmalar geçti. Ama Huxley, Darvvin’iı görüşlerine alaycı bir üslupla saldıran pisko

Darvvin, Charles 312

posu akıllıca yamtlarıyla susturdu ve İngilte­re Kilisesi bir daha bilim karşısında resmî tutum takınamadı. Darwin, Türlerin Kökeni’nde yer alan ilkeleri açıklayıp genişlettiği üç kitap daha yayımladı: Kültür bitkileri ile evcil hayvan­ların kökenlerini ve bu canlılardaki değişik­likleri incelediği The Variation of Animals and Plants Under Domestication (1868; Evcilleştirilen Hayvan ve Bitkilerde Deği­şiklik); evrim ilkesini insana uyguladığı ve doğal seçme sürecinin tamamlayıcısı olarak eşeye bağlı seçme kavramını geliştirdiği The Descent of Man and Selection in Relation to Sex (1871, 2 cilt; İnsanın Türeyişi, 1968, 1. cilt; Seksüel Seçme, 1977, 2. cilt); psikoloji ve etoloji alanlannda önemli bir katkı olan The Expression of the Emotions in Man and Animals (1872; İnsan ve Hayvanlarda Duy­guların İfadesi). Türlerin Kökeni’nde kısaca değindiği eşeye bağlı seçme ilkesini, Seksüel Seçme’de geliştirdi ve bunun da evrimde önemli rol oynadığını öne sürdü. Yapıtta, aynı türden bireyler, özellikle de erkekler arasında karşı cinsi elde etmek için girişilen rekabette, renk, yele, kuyruk, boynuz vb özellikleriyle ötekilere tercih edilen bireyle­rin, daha çok döl verme şansına sahip olduğunu, dolayısıyla bu özelliklerin tür içinde baskınlık kazandığını açıkladı. Ayrıca bak. evrim.

Botanik alanındaki çalışmaları. Darwin’in öteki kitapları bitkilerle ilgilidir. Ama tü­münde de, çevreye uyum sağlama, bunun kökeni, geliştirilmesi ve yaşamı sürdürebil­me konusundaki önemine ağırlık verilmiş­tir. On the Various Contrivances by Which British and Foreign Orchids are Fertilised by Insects (1862; İngiltere ve Başka Ükelerde- ki Orkidelerin Böcekler Aracılığıyla Döl­lenme Yolları Üzerine) adlı yapıtında, çi­çekli bitkilerdeki üremeye yönelik uyarlan­maların evrimini açıkladı. Rüzgârla döllen­meyen bitkiler, üremek için böceklere ba­ğımlıydı. Bu yüzden evrim sürecinde, bu tür bitkiler, böcekleri çekmek için, renkli çiçek­ler ve böceklerin kolayca konmasını sağla­yan yapılar geliştirmişlerdi. Çiçekli bitkiler­le böcekler, Jura Döneminde (y. 190-136 milyon yıl önce) hızlı ve paralel bir evrim geçirmişti. Böylece böcek, renklerinin çeki­ciliğine kapılarak çiçeğe konuyor; balözü bulmak için hortumunu çiçeğe soktuğunda, çiçektozları dağılarak böceğin üstüne dökü­lüyor ve böcek başka çiçekleri dolaştıkça, onların da döllenmesini sağlıyordu. Çiçeklerin, böcekler aracılığı ile çapraz olarak döllendiğini gören Darwin, bunun doğal seçme açısından üstünlük sağladığı varsayımından yola çıkarak bir deneye giriş­ti: Aynı anaç bitkiden aldığı, ama bir bölümü kendi kendine, öbürleri çapraz olarak tozlaşmış tohumlardan iki grup bitki yetiştirdi. Sonuçta, çapraz döllenmiş bitkilerin daha büyük, daha canlı ve daha verimli olduklarını gördü. Artık, bitkiler ve hay­vanlarda neden iki ayrı eşey bulunduğunu açıklayabiliyordu; bu, çapraz döllenmeye olanak veren bir uyarlanmaydı ve sonradan genetik biliminde yapılan çalışmalarla, gen alışverişindeki rolü de ortaya konacaktı. Ama çağdaşı Mendel’in genetik alanındaki çalışmalarından habersiz olan Darwin, ka­lıtsal özelliklerin nasıl değiştiği ve bu değişi­min sonraki kuşaklara nasıl aktarıldığı soru­larına yanıt bulamadı. Günümüzde kalıtsal değişim, değşinim kavramıyla açıklanmak­tadır.

Darvvin’in botanik alanına bir başka katkı­sı da bitkilerdeki büyüme üzerine yaptığı çalışmalardır. Darwin, bitkilerdeki sarılma ve tırmanma özelliğinin de çevreye daha iyi uyum sağlamaya yönelik olduğunu ortaya koydu. Böylece bu bitkiler, kalın, odunsu bir gövde oluşturmaksızın bir mevsim içinde hava ve Güneş ışığından en fazla yararlan­malarını sağlayacak ölçüde yukarı doğru büyüyebiliyordu. Bazı türlerde yaprakların sülüğe dönüşmesi, bazılarının da sülükleri­nin ucunda, sert yüzeylere tutunabilmeleri- ni sağlayan yapışkan diskler geliştirmeleri, daha ileri uyarlanma biçimleriydi.

Bu gözlemler Darwin’i, kök ve sürgün uçlarının farklı yönlerde daha hızlı büyü­mesine yol açan etkenleri araştırmaya yö­neltti. Buradaki en önemli buluşu, sürgünle­rin büyüyen ucunun ışığa duyarlı olduğuy­du. Öyleyse, “gövdenin yukarı bölümünde ışıktan etkilenen ve bunu aşağıdaki bölüm­lere de ileten bir madde” olmalıydı. Benzer biçimde, köklerde de yerçekimine duyarlı olan bölümler uçlardı. Uçları sert bir yüze­ye değen kök yön değiştiriyor ve büyümesi­ni farklı yönde sürdürüyordu. Bitkilerdeki büyüme hormonlarına ilişkin bilgiler, Dar- win’in bu deney ve araştırmalarına dayanır. Darwin’in böcekçil bitkiler üzerine çalışma­ları da doğal seçme kuramını doğrular nitelikteydi. Drosera cinsinden bitkilerle ilgili deneylerini oğlu Francis Darwin ta­mamladı ve bu bitkilerde bulunan dokun­maya duyarlı keselerin ve salgıladıkları yapışkan maddenin, bitkinin varlığını sür­dürmeye yönelik bir uyarlanması olduğunu gösterdi. Sonradan bu bitkilerin, az sayıda­ki köklerine karşın, organik madde içeriği çok düşük topraklarda yaşayabilmelerinin, azot gereksinimlerini hayvansal besinlerden karşılamalarına dayandığı anlaşıldı; bu bul­gu da gene Darwin’i doğruluyordu.

Darvvin’in bir başka önemli katkısı da ekoloji alanındadır. Darwin, yaklaşık 30 cm derinlikten yüzeye çıkardığı ince topraktaki solucan dışkılarım tartarak bunların yılda hektar başına 44 tonu bulduğunu hesapladı. Toprak, böylece havalandırılarak bitkilerin yetişmesi için çok elverişli duruma geliyor, solucanların açtığı delikler de köklerin daha hızlı gelişmesini sağlıyordu. 20. yüzyılın ortalarında, tarımda kullanılan kimyasal gübrelerin ve zararlı ilaçlarının topraktaki solucanları da öldürerek verimi düşürdüğü­nün görülmesi, bu çalışmanın öneminin daha iyi kavranmasını sağladı.

Değerlendirme. Darvvin’in düşünsel gelişi­mi ilginç bir çizgi izlemiştir. “Beagle” gezisinden birkaç hafta öncesine değin bili­min ne olduğundan habersizken, döndü­ğünde çağının en önemli bilim adamların­dan biri oldu. Bu değişimi bir ölçüde Lyell’ın Principles of Geology yapıtına borç­lu olduğu söylenebilir. Araştırmacı kişiliği, yapıtta okuduklarını, kendi izlediği olgulara uygulamasını sağlamıştır. Bir başka etken de, gene gözlediği olgulara dayanarak Kita­bı Mukaddes’te anlatılan yaratılış öyküsü­nün yanlış olduğuna kesin biçimde inanma- sıdır. Bu açıdan, eleştirel yargı yöntemini uygulamayı çok önceden öğrendiği söylene­bilir. Darvvin’in çağında, bilimdeki ilerleme­lerin ancak tümevarım yöntemiyle gerçekle­şebileceğine inanılıyordu. 1860’ta Lyell’a yazdığı mektupta “Kuram oluşturmadan gözlem yapılamayacağı kanısındayım” diye­rek yalnızca tümevarıma dayalı gözlem olamayacağım ortaya koydu. Gözlemcinin kafasında, araştırdığı konu hakkında önce­den tümdengelim yöntemiyle oluşmuş bir düşünce yoksa, hiçbir şey üzerine gözlem yapamazdı. Onun yöntemi, ilgisini çeken konu hakkında bir varsayım oluşturmak, sonra da bundan geçerliliği ya da geçersizli­ği kanıtlanabilecek sonuçlar çıkarmaktı. Çalışırken bütün zihinsel enerjisini konusu üzerinde yoğunlaştırırdı. Bu yüzden gençli­ğinde büyük zevk aldığı şiir, resim, müzik gibi uğraşlardan, sonraları tümüyle vazgeç­ti. Başka kaynaklardan bilgi edinme konu­sunda da hiçbir şey kararlılığını yenemiyor- du. Ne zaman konusunda uzman birini bulsa bitmek tükenmek bilmez sorularıyla yakasına yapışırdı.

Kişiliğinin en belirgin özelliklerinden biri de, dış görünümünün tersine, yaşamı bo­yunca çocuksu yönünü ve mizah duygusunu korumasıydı. Başkalarıyla olduğu kadar, kendi kişiliği ve görüşleriyle de dalga geç­mesini biliyordu. Kedilerle ilgili bir serginin koruyucusu olması istendiğinde, “Halk bir sürü dinsiz kediyi görmeye gitmek isteme­yebilir” demişti.

Tarih ve politika konularına ise hiç ilgi duymuyordu. Bir mektubunda, “Almanya’ da sosyalizm ile doğal seçme yoluyla evrim arasında bağ kurmaya çalışmaları ne aptalca bir düşünce” diyecekti. Görüşlerinin, dinsel çevrelerden sert eleş­tiriler alacağını da büyük olasılıkla önceden biliyordu. Ama kendisi de eski bir rahip adayı olmasına karşın. Kitabı Mukaddes’te Yer’in oluşumuna ilişkin anlatılanların yan­lışlığının ortada olduğunu ve Kitabı Muİcad- des’in Tanrı’yı kinci bir tiran gibi gösterdiği­ni söyledi. Bu da, gene aynı metinde yer alan Tanrı’nın bağışlayıcılığı kavramına ters düşüyordu.

Darvvin’in hastalığının ilk belirtileri “Be­agle” gezisinden döndükten birkaç ay sonra ortaya çıktı. Yaşamının son yıllarında, ileri derecede yorgunluk, bağırsaklarında gaz birikmesi, sık sık kusma, uykusuzluk gibi belirtiler sıklaşmaya başladı. Doktorları, hastalığına ilişkin organik bir neden bulamı­yorlar ve denenen tedaviler işe yaramıyor­du. Sonradan bu belirtilerin Chagas hastalı­ğına tıpatıp uyduğu ortaya çıkacaktı. Dar- vvin de “Beagle” gezisi sırasında bu hastalı­ğa yol açan böceklerin saldırısına uğramıştı. Darvvin, 19 Nisan 1882’de geçirdiği ikinci kalp krizi sonucunda öldü. Parlamento’nun 20 üyesi Westminster Abbey’nin başpapa­zına başvurarak buraya gömülmesini sağla­dılar. 26 Nisan’da yapılan cenaze törenine, dostları ve bilim adamlarının yanı sıra pek çok yabancı temsilci de katıldı. Darvvin’in 10 çocuğundan ikisi doğduktan kısa süre sonra ölmüştü. Anne adındaki kızının da küçük yaşta ölmesi onu çok sarstı; bu olay üzerine, en güzel ve duygulu yapıtı olan kısa bir od yazdı. Öteki çocukla­rı ise, astronomi, botanik, inşaat mühendis­liği, ekonomi, öjenik gibi alanlarda başarı gösterdiler. Darvvin ve kuramı oldukça değişik biçim­lerde değerlendirildi. Bazıları, psikanalizci bir yaklaşım benimseyerek Darvvin’in evrim kuramı ile aslında Göklerdeki Babası’m öldürdüğünü; kuramın onun babasına karşı bastırılmış saldırganlık duygularını ve Oidi- pus karmaşasını yansıttığını öne sürdüler. Ayrıca Darvvin, hiçbir zaman insanın may­mundan türediği yolunda bir sav öne sürme­miş olmasına karşın, evrim kuramı sık sık bu atıftan yola çıkan saldırılarla karşılaş­mıştır. 1925’te ABD’de öğrencilerine evrim kuramını öğreten bir öğretmen yargılanarak suçlu bulundu. “Maymun Davası” olarak bilinen bu davanın kararı 1968’de Yüksek Mahkeme tarafından bozulduysa da, 1980’lerde okullarda evrim kuramının öğre­tilmesine ilişkin tartışmalar yeniden günde­me geldi. Aynı yıllarda Türkiye’de de benzer tartışmalar oldu. Doğal seçme yoluyla evrim kuramının, doğa bilimlerinin yanı sıra sosyal bilimlerde de önemli etkileri oldu. Ayrıca 19. yüzyılda, biyolojik evrimin ilkelerini ekonomi ve sosyoloji alanlarına uygulayan ve giderek ırkçı kuramlara da temel hazırlayan bir akım gelişti (bak. sosyal Darwincilik). Öte yandan evrim kuramı, doğada sürekli bir harekete yer vermesi ve bunun, önce nicel değişimlere, giderek nitel dönüşüme yol açtığı biçimindeki savlarıyla, Tarihsel Mad­decilik düşüncesinin gelişimini de etkiledi.

Darwin üzerine başlıca yaşamöyküleri, oğlu Francis Darwin’in yazdığı Life and Letters of Charles Darwin (1887, 3 cilt; Charles Darvvin’in Yaşamı ve Mektupları) ve Gertrude Himmelfarb’ın Darwin and the Darwinian Revolution (1959, yb 1968; Dar- win ve Darwinci Devrim) adlı yapıtıdır. Darvvin’in kitap haline getirmediği kısa çalışmaları da Paul H. Barrett tarafından derlenerek The Collected Papers of Charles Darwin (1977; Charles Darvvin’in Toplu Yazıları) başlığıyla yayımlanmıştır. Otobi­yografisi ve evrim kuramına ilişkin ilk yazıları da sırasıyla, Sir Gavin de Beer’in Autobiographies (1974, yb 1983; Otobiyog­rafiler) ve Evolution by Natural Selection (1958; Doğal Seçme Yoluyla Evrim) adlı derlemelerinde yer alır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir