Doğu Katolik Kiliseleri Hakkında Bilgi

Doğu Katolik kiliseleri, köklerini Doğu Hıristiyanlığının ulusal ya da etnik nitelikli çeşitli tarihsel kurumlarına dayandıran, ama papalığa bağlılık temelinde Bizans, İskenderiye, Antiokheia (Antakya), Keldani ye Ermeni ayin usullerini izleyen kiliseler. İS 1. yüzyıldan bu yana kesintisiz bir tarihi olan Batı (Latin) Katoliklerinin tersine, Doğu Katoliklerinin kökeni büyük ölçüde Ferrara-Floransa Konsili’nin (1438-45) Doğu ve Batı Hıristiyanlarını birleştirme girişiminin başarısızlığa uğramasına dayanır.

Bu ilk girişimden sonra Cizvitler, Dominikenler, Fransiskenler ve Kapuçinler gibi tarikatların misyoner etkinliklerinin de desteğiyle Doğu ve Batı kiliselerinin birleşmesi yönünde bazı adımlar atıldı. 1596 Brest- Litovsk Birliği, Doğu Katolik kiliselerinin doğuşunun hebercisiydi. Bu birlik ile, ikisi dışında Ukraynalı Ortodoks piskoposların tümü Polonya’nın Katolik kralının isteğine uyarak papalığın otoritesini tanıdılar. Öteki daha küçük gruplar önceki yüzyıllarda Roma’yla birleşmişti; ama bu birlik uyarınca Roma’yla bütünleşen Ukraynalılar Doğu Katoliklerinin en büyük kolunu oluşturuyordu.

Brest-Litovsk Birliği’nden önce Doğu Katolikleri, Güney İtalya ve Sicilya’daki İtalyan Arnavutları, 12. yüzyılda Roma’yla birleşen Maruniler (Süryani Antakya ayin usulüne bağlı Lübnanlı Hıristiyanlar) ve Suriye-Lübnan bölgesinde Roma’yla gene 12. yüzyılda bütünleşen bazı Ermenilerle sınırlıydı. 1551’de bir grup Nasturi, 1595’te Rutenler (Avrupa’nın ortadoğu kesiminde yaşayan bir halk), 1698’de Transilvanya Rumenleri, 1724’te de Melkailer (Bizans ayin usulüne bağlı Süryaniler) Roma’nın üstünlüğünü tanıdılar. Yeniden birleşme sürecinde siyasal etmenler de rol oynadı. Öte yandan Doğu Hıristiyanları bölgelerindeki milliyetçilik akımlarından etkilendiler.

Doğu Katolik kiliseleri ile, onlardan çok daha fazla üyesi olan Bizans ayin usulüne bağlı Ortodoks kiliseleri ve Khalkedon (Kadıköy) Konsili’nin (451) hükümlerini kabul etmeyen bağımsız Doğu kiliseleri arasında pek çok benzerlik vardır. Doğu Katolikleri, bu grupların oluşturduğu Doğu Hıristiyanlığı bütünü içinde en küçük bölümü oluşturur.

Öteki Doğu Hıristiyanları, özellikle saflarına Latinleşme eğiliminin sızabileceği kaygısıyla Doğu Katoliklerine kuşkuyla yaklaşır. Bizans Ortodoks kiliseleri ile bağımsız Doğu kiliselerinin çoğu, Doğu Katoliklerini, Latinleşme eğilimine uyarak köklü ulusal geleneklerinden kopmakla eleştirir. Doğu Katolik kiliseleri, Katolik geleneğin çoğulcu niteliğini daha da belirgin kılar. Doğu ayin usullerine izin verilmiş olması, Katolik kilise hukuku bakımından bir ödün olarak görülebilir; çünkü bir ayin usulü, ibadet kurallarının ötesinde bir kilise geleneğinin bütün yaşam biçimini ve disiplin anlayışını dile getirir. Doğu Katolik kiliselerinde din adamlarının evlenmesine ve vaftiz edilmiş bebeklerin Komünyon ve kiliseye tam üyelik (konfirmasyon) ayinlerine katılmasına izin verilir. II. Vatikan Konsili’nce (1962-65) Doğu Katolik kiliseleri konusunda kabul edilen kararlarda papa, Doğu kiliselerinin ayin usullerini koruma yükümlülüğünü bir kez daha üstlenmiştir.

Doğu Kazakistan Hakkında Bilgi

Doğu Kazakistan, Rusça VOSTOÇNİ-KAZAHSTAN, Kazakistan’ın doğu ucunda yönetim birimi (oblast). Altay Dağlarında, Çin sınırı üzerinde yer alır. Yüzölçümü 97.300 km2, yönetim merkezi Ust-Kamenogorsk’ tur.

Kuru bir kara ikliminin hüküm sürdüğü bölgenin sulan İrtiş Irmağının yukarı çığırı tarafından toplanır; güneyinde Zaysan Gölü vardır. Eski SSCB’deki demirdışı metalürji sanayisinin başlıca merkezlerinden olan yönetim biriminde zengin çinko, kurşun, bakır yataklarının yanı sıra altın, gümüş ve başka metaller de bulunur. 18. yüzyıl sonlarından beri madencilik yapılmaktadır. Başlıca madencilik merkezleri Leninogorsk, Ziryanovsk ve Belousovka’ dır. 1970’lerin sonlarında Nikolayevka’da büyük bir bakır madenciliği merkezi gelişmeye başlamıştır. İrtiş üzerindeki Ust-Kamenogorsk ve Buhtarma hidroelektrik santralları ucuz enerji sağlar.

Sondaj ve yüzdürme makineleri, otomasyon araçları ve kondansatörler makine sanayisi ürünleri arasındadır. Tarım temel olarak hayvancılığa dayanır, ama buğday ve ayçiçeği de yetiştirilir. Öteki ekonomik etkinlikler balıkçılık, ormancılık, kürk avcılığı ve arıcılıktır. Nüfusun yaklaşık yüzde 70’i Rus, yüzde 23’ü Kazaktır..

Laurie ve Reggie Doherty Kimdir?

Doherty, Laurie ve Reggie, asıl adları HUGH LAWRENCE DOHERTY Ve REGINALD FRANK DOHERTY (sırasıyla, d. 8 Ekim 1875, Londra – ö. 21 Ağustos 1919; d. 14 Ekim 1872, Londra – ö. 29 Aralık 1910), teniste 1897’den 1906’ya değin üstünlüğü elinde tutan İngiliz tenisçi kardeşler. Wimbledon’ da sekiz kez çiftler şampiyonluğunu kazanarak bu alanda bir rekor kırmışlardır.

Laurie, 1897-1905 arasında toplam 13 birincilik kazanarak Wimbledon erkeklerde en fazla birincilik elde etme rekorunu kırmanın yanı sıra, 1902-06 arasında İngiltere tek erkekler şampiyonluklarını da kazandı. Reggie 1897-1900 arasında Wimbledon tekler şampiyonluğunu elinde tuttu. İki kardeş 1902 ve 1903’te ABD çiftler şampiyonluğunu kazanırken, Laurie 1903’te ABD tekler şampiyonluğunu kazanan ilk yabancı oldu.

Doherty kardeşler 1902-06 arasında Davis Kupası karşılaşmalarında İngiliz takımının vazgeçilmez oyuncularıydı. Bu karşılaşma-larda Laurie, çiftlerde 7-0 ve teklerde 5-0’lık sonuçlarla Davis Kupası finallerinde o güne değin ulaşılmış en iyi dereceleri elde etti. Reggie 1902-06 arasında teklerde yalnızca bir kez, 1902’de ABD’li Malcolm Whitman’a yenildi; 1903’te ise maça çıkmadığından Bili Larned’e hükmen yenilmiş sayıldı.

Doğumun Hukuksal Yönü

Medeni hukukta doğum kişiliğin başlangıcıdır. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 27. maddesine göre kişilik, çocuğun sağ ve tam olarak doğduğu anda başlar. Bu koşulun yerine gelmesi için, çocuğun bütün organlarıyla anasından ayrılmış olması ve doğduğu anda bir an için bile olsa yaşam belirtileri göstermiş olması yeterlidir. Çocuk, sağ doğması koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak medeni haklarından yararlanır (TMK m. 27/2). Doğumun Hukuksal Yönü hakkında bilgi.

5 Mayıs 1972 tarihli ve 1587 sayılı Nüfus Kanunu’na göre, doğan her çocuğun doğum siciline kaydettirilmesi zorunludur. Medeni Kanun’un 39. maddesi, bu tescilin sağlanması için, her doğumun bir ay içinde nüfus memurluğuna bildirilmesi yükümlülüğünü öngörmüştür. Doğum sicilindeki bilgilere kişinin künyesi denir. Evlilik dışı doğan çocuğun babası tarafından tanınması ya da yargıcın babalığa hükmetmesi gibi bilgiler, çocuğun doğum sicilindeki künyesine yazılır.

Doğum gelenekleri. Toplum yaşamında doğum olayına verilen büyük önem, öteden beri bütün halklarda doğumla ilgili pek çok gelenek ve göreneğin doğmasına yol açmıştır.

Bazı yörelerde doğumla ilgili ayin ve törenler kadının gebe kalmasıyla başlar. Hindu toplumlarında, çocuğun ana rahmine düşeceği varsayılan zamanı kutsamak için yapılan gebelik ayininde sürekli mantra’lar (kutsal heceler) söylenir; babanın nasıl bir çocuk istediğine bağlı olarak içine değişik çeşniler katılmış pirinç lapası ve sütle kaynatılmış pirinç yendikten sonra cinsel ilişkide bulunulur. Gebeliğin üçüncü ayında pumsavana (bir oğul dünyaya getirme) denen ayinler yapılır. Doğumu kutlamak için yapılan ayinlerde de, adak olarak ateşe manda sütünden yapılmış tereyağı atılır, ruhsal ve fiziksel güç vermesi için bebeğin ağzına bir topak bal ve yağ konulur, tören boyunca bebeğe uzun bir yaşam dileğiyle mantra’lar mırıldanılır.

Japon geleneklerine göre, doğan çocuk kızsa, büyüdüğü zaman evlenip baba evinden ayrılması için etene (son) evin dışına, erkekse büyüdüğü zaman ailesiyle kalması için evin içine gömülür. Şinto dininde de, bebek bir ya da üç aylık olduktan sonra koruyucu kami’sms (tapınılan güç, tanrı) götürülür.

Büyük Okyanus Adalarında, özellikle Polinezya’da varlıklı bir ailenin ilk doğan çocuğu erkekse, doğum olayını topluma, ailenin atalarına ve tanrılara bildirmek üzere çeşitli törenler düzenlenir. Ayrıca bebekle annenin bedensel ve ruhsal sağlığı için büyüye de başvurulur.
Amerika Yerlileri arasında doğum, aile içinde düzenlenen basit törenlerle kutlanır. Doğumdan sonra anne ve baba birkaç gün tabu olan yiyecekleri yemezler. Baba günlerce kulübede yatarak, doğum sancılarını kendi bedeninde hissetmeye çalışır (bak. erkek loğusalığı). Sirionolar’da ise bebek topluluğun ortaklaşa kullandığı evde doğar; doğumdan sonra bir arınma ayini olarak, anne ve baba ormanda çevreye kül saçarak dolaşırlar ve sonra yeni yaşamı simgeleyen yeni bir ateş yakarlar.

Güneydoğu Asya ve Endonezya’da, doğumdan sonraki birkaç gün boyunca, kötülüklerden korunması için loğusa bir ateşin üstünde ya da yakınında yatırılır. Bu uygulama biraz değişik bir biçimde Filipinler’in kırsal yörelerinde de sürdürülmektedir.

Arabistan’da, erkek çocuğun doğum haberini ilk getirene armağan verilmesi ve doğumdan sonra şölen düzenlenmesi yaygındır. Durumu elverişli olan aileler koyun kurban ederler. Doğan çocuk kızsa ne armağan verilir, ne de tören düzenlenir. Arabistan’daki başka bir gelenek de, doğumdan hemen sonra bebeğin vücudunu tuz ve yağla ovmaktır, böylece hem bebeğin temizleneceğine, hem de büyüdüğünde alçakgönüllü ve saygılı olacağına inanılır.
Türkiye’de de çocuğun doğumu uzakta olan babasına ya da dedelerine, dayı ve amcalarına müjdeci gönderilerek duyurulur. Müjde getirene armağan vermek gelenektir. Oğlan doğması, başta baba olmak üzere tüm aile için büyük bir sevinç kaynağıdır. Kurban kesilir, ağaç dikilir, oğlan helvası pişirilerek dağıtılır, kusursuz doğduğu için mevlit okutulur, sadaka verilir. Çocuk kız olursa herhangi bir kutlama yapılmaz.

Çocuğun ileride bilgili ve okumuş bir kişi olması için, eteneyi okul, cami gibi yerlerin avlusuna gizlice gömme geleneği yaygındır; bazı yörelerde etene yüksekçe bir yere asılır, yakılır ya da akarsuya atılır. Çocuğun doğumdan bir hafta on gün sonra kuruyup düşen göbek bağı da eşik, gül dibi gibi yerlere ya da okul, cami gibi yerlerin yakınlarına gömülür, suya atılır; hatta çeşitli güçleri barındırdığına inanılarak saklanır, yastığının içine dikilir.

Loğusalık döneminde de loğusayı al basmaması, sütünün bol olması, çocuğa nazar değmemesi ve kırk basmaması için çeşitli önlemler alınır.

Çoğul Doğum Nedir?

Memelilerde, bir batında birden çok sayıda yavru doğabilir. Bir batında doğacak yavru sayısı, türün bazı başka özelliklerinin yanı sıra, vücut büyüklüğü, gebelik süresi, yaşam uzunluğu, dölyatağının yapısı, meme sayısı gibi özellikleriyle ilişkilidir ve hemen hemen sabittir. Örneğin, normal gebelik süresi 150 günü ve yaşam uzunluğu 20 yılı aşan, dallanmamış basit bir dölyatağı ve iki memesi olan büyük bir memelinin bir doğumda birden çok yavrulaması seyrek görülür. Primates takımından maymunların büyük bölümü ve insanlar bu gruptandır. Bu memeli grubunda çoğul doğum olağandışı sayılır ve yavru sayısı arttıkça görülme sıklığı da azalır. Çoğul Doğum Nedir?

İnsanlarda çoğul gebeliğin en sık görülen örneği olan ikiz doğumda, normal doğumu olanaksız kılan ya da yavruların yaşama şansını azaltan bazı ayrıksı örnekler dışında, genellikle tek ve çift yumurta ikizliği söz konusudur. Tek yumurta ikizlerinde (gerçek ikizler) tek bir yumurtanın bir sperma tarafından döllenmesiyle oluşan zigot, gelişme sürecinin erken bir evresinde bölünerek iki hücre kütlesine ayrılır. Bu kütlelerden gelişen iki ayrı embriyon, genetik yapı açısından özdeştir ve mutlaka aynı eşeydendir. Bu özdeş emriyon çiftlerinin dörtte üçü aynı eteneyi bölüşür ve aynı zigottan (döllenmiş yumurta) geliştikleri için embriyolojide moııozigot (MZ) ikizler olarak adlandırılır. Bir zigotun, iki ayrı embriyon biçiminde gelişecek olan iki hücre kümesine ayrılması, gelişme sürecinin herhangi bir aşamasında gerçekleşebilir. Bu bölünmenin çok geç bir aşamada olması ya da tam anlamıyla gerçekleşememesi, “Siyamlı ikizler” denen yapışık ikizlerin doğumuyla sonuçlanır.

Çift yumurta ikizleri ise, iki ayrı spermanın döllediği iki ayrı yumurtadan gelişirler. Bu süreçte, aynı yumurtlama çevriminde oluşan bir çift yumurtadan her biri ayrı ayrı gelişir, ayrı ayrı döllenir ve her biri kendisi için ayrı bir etene oluşturur. Çift yumurta ikizlerine, iki ayrı zigottan geliştikleri için dizigot (DZ) ikizler denir; bu ikizler genetik açısından özdeş olmadıkları gibi cinsiyetleri de farklı olabilir.
İnsanlarda DZ ikizlerin görülme sıklığı ırklara göre değişir. Çoğul doğum en çok Siyah ırkta, en az Asya ırklarında görülür. Özellikle 40 yaş dolayındaki annelerin DZ ikizleri doğurması ve soy geçmişinde çoğul doğuma rastlanan aileler arasında yaygın olması bu ikizliğin kalıtsal olduğunu düşündürmektedir. Buna karşılık MZ ikizler bütün ırklarda tümüyle rastlantısal olarak görülür ve belli bir kalıtsal kalıba uymaz; gene de yaşlı annelerde MZ ikiz doğumlara daha çok rastlanır.

İkizlerin monozigot mu, dizigot mu olduğunu anlamak için cinsiyetlerine, kan gruplarına ve kan serum proteinleri olan haptoglobin tiplerine bakılır. MZ ikizler, bu özellikleri açısından özdeştirler. Bu özdeşlik DZ ikizlerde de görülebilirse de, genellikle bu özelliklerden en az biri farklıdır. Üç özellikten birinin farklı olması, ikizlerin dizigot olduğunu söylemek için yeterlidir.

DZ ikizlerde, tüm kardeşler arasında görülebilen sıradan benzerliğe karşılık, MZ ikizlerin fiziksel görünümleri çarpıcı biçimde aynıdır. Yalnız, göz, saç rengi gibi yapısal görünümlerin kalıtsal belirleyicileri aynı olmakla birlikte, bu fiziksel özelliklerin çoğu embriyonun gelişme sürecinde değişime uğrayabilir. Bu nedenle MZ ikizler arasındaki özdeşlik, bir bireyin sağ ve sol yanları arasındaki benzerlik gibidir. Dünyadaki ikiz doğum oranının, 70-145 doğumda bir olduğu saptanmışsa da, birçok ülkedeki kayıtların pek güvenilir olmaması bu verileri kesin olmaktan uzaklaştırır. Doğurganlığı artıran ilaçların etkileri gözardı edilirse, çoğul doğumun görülme sıklığı ortalama olarak şöyle sıralanabilir: Tüm doğumların yaklaşık 80’de biri ikiz, 6.400’de biri üçüz, 512.000’de biri dördüz, 40.960.000’de biri beşiz gibi giderek azalan bir sıra izler. Çoğul doğumun öbür tipleri de ikizlikte olduğu gibi monozigot olabilir ya da olmayabilir. Örneğin üçüzler tek bir zigottan (MZ üçüzler) gelişebilecekleri gibi, iki zigottan biri sonradan ikiye bölünerek MZ ikizleri, öbürü de üçüncü kardeş bireyi oluşturabilir ya da üç ayn zigottan üç kardeş birey (TZ üçüzler) gelişebilir. 1934’te doğan Kanadalı Dionne beşizlerinin tek bir zigottan gelişmiş oldukları saptanmıştır.

1960’lardan sonra beşli, altılı, yedili çoğul doğumların artması, kadınların kısırlık tedavisinde kullanılan ilaçların etkisiyle bir yumurtlama döneminde çok sayıda yumurtanın olgunlaşıp dölyatağına atılmasına bağlanmıştır. İlk kez Mart 1967’de Mexico’da sekizli bir doğum gerçekleşmiş, erken doğan bu dört kız ve dört erkek bebekten hiçbiri 14 saatten fazla yaşamamıştır. Kayıtlara geçen ilk dokuzlu doğumu ise 13 Haziran 1971’de Avustralyalı bir kadın yapmış, ama ikisi ölü doğan beş erkek ile dört kızdan hiçbiri bir haftadan fazla yaşamamıştır.

Aynı genleri taşıdıkları için, MZ ikizler pek çok tıbbi ve psikolojik araştırmaya konu olmuştur. Araştırmacılar, MZ ikizleri, doğru seçilmiş DZ ikizlerden oluşan kontrol gruplarıyla karşılaştırarak, belli hastalıkların gelişimi, kişiliğin oluşumu ve zekâ düzeyi gibi konularda kalıtımın çevresel etkilere göre önemini aydınlatmaya çalışmışlardır. Bu tür çalışmalar şizofreni, ruhsal çöküntü, şişmanlık ve bulaşıcı hastalıklara yatkınlıkta genetik etkenlerin önemli rol oynadığını göstermiştir. Özellikle birbirinden ayrı büyütülmüş özdeş ikizleri ele alan çalışmalar, kişiliğin oluşumu ve zekânın belirlenmesinde kalıtımın önemini vurgulayan şaşırtıcı sonuçlar vermiştir.

Doğum Komplikasyonları Nelerdir

Doğum sırasında bazen beklenmeyen ve istenmeyen durumlarla karşılaşılabilir. Bunlardan en sık görüleni, dölyolu ağzı, büyük ve küçük dudaklar, büyük dudaklar ile anüs arasındaki bölge (perine) ve dölyatağı boyunun yırtıklarıdır. Bazen, yırtıkları önlemek için, çocuğun başı çıkmadan önce hekim perineye kesi yapar (epizyotomi) ve doğumdan hemen sonra diker. Doğum Komplikasyonları Nelerdir?

Doğum sırasında dölyatağı kendiliğinden ya da eski bir sezaryen ameliyatının dikiş yerinden yırtılabilir. Çok şiddetli karın ağrısı, dölyatağı kasılmalarının durması, aşırı iç kanama, ateş ve nabzın yükselmesi gibi belirtiler veren bu ciddi komplikasyonda, bebek sezaryenle alındıktan sonra anneye hemen cerrahi girişim uygulanır ve aynı tehlikeyi yaratacak yeni bir gebeliği önlemek için genellikle dölyatağının alınması gerekir.

Leğen kemiğinin tabanını destekleyen dokuların doğum sırasında örselenmesi, genellikle hemen fark edilmeyen bir komplikasyondur. Aylar, hatta yıllar sonra hekime başvuran hasta, dölyolunda bir şişkinlik olduğundan, öksürürken ya da gülerken idrar kaçırdığından yakınır; incelemede, idrar kanalı (siyek) ile idrar kesesinin (mesane) ya da düz bağırsağm dölyolunun içine sarktığı görülür ve çoğu kez cerrahi girişim gerekir.

Doğumda karşılaşılan en önemli komplikasyonlardan biri, dölyatağının ters dönerek iç yüzünün dışarı fırlamasıdır. Bu durumda hasta birden şoka girer ve aşırı kanama görülebilir; şok ve kanama tedavi edildikten sonra, hekim dölyatağını eliyle eski yerine yerleştirir.

Amniyon sıvısının annenin dolaşım sistemine karışarak kan damarlarından birini tıkaması (emboli), birdenbire ciddi solunum bozukluklarına, şok belirtilerine, morarmaya, kalp ve dolaşım bozukluklarına yol açar. Bu durumda hiç zaman yitirmeden hastaya oksijen, kan ve fibrinojen (pıhtılaştırıcı etken) verilmesi gerekir. Damarlara hava kabarcıklarının kaçması da kısa sürede solunum güçlüğü, morarma, göğüste ağrı ve şoka yol açarak ölümle sonuçlanabilir.

Eteneyle ilgili başlıca komplikasyonlar, etenenin dölyatağı boynunun iç deliğini kapatacak biçimde gelişmesi ve doğum sırasında bebekten önce dışarıya çıkması ya da dölyatağına yapışık olduğu için doğumdan sonra kendiliğinden atılamamasıdır; etenenin zamanından önce dölyatağından ayrılması da kanamalara yol açar.

Göbek kordonunun sarkması, düğümlenmesi ya da kopması da, çoğu kez bebeğin ölü doğmasına yol açan ciddi komplikasyonlardır.
Beklenmedik durumlar olmadığında, bebek genellikle cerrahi girişimi gerektirmeksizin kendiliğinden doğar; ilke olarak ancak annenin ya da bebeğin yaşamını tehlikeye atacak durumlarda cerrahi yola başvurulur. Bebek ters geldiğinde, hekim eliyle ya da forsepsle doğuma yardımcı olur. Bebeğin dölyolundan doğması olanaksız ya da tehlikeliyse, annenin karnı ve dölyatağı sezaryen ameliyatıyla açılarak bebek dışarı çıkarılır.

Sezaryen geçirmiş kadınlarda dölyatağında yara izi kaldığı için, sonraki gebeliklerde bebeğin normal yollarla doğması dölyatağının eski yara yerinden yırtılmasına yol açabilir. Bu nedenle, bir kez sezaryen uygulanmış kadınlara, bu ameliyatın üstünden çok zaman geçmemişse, sonraki doğumlarda da mutlaka sezaryen uygulanır.

Ağrısız Doğum Nasıl Yapılır? Sağlıklı mı?

Doğum sancılarını azaltmak için öteden beri çeşitli önlemler düşünülmüş ve kloroform, morfin, skopolamin, barbitüratlar, meperidin, diazot monoksit (güldürücü gaz), eter, etilen, siklopropan benzodiazepin gibi çeşitli ilaçlar kullanılmıştır. Ağrısız Doğum Nasıl Yapılır? Sağlıklı mı?

Ne var ki, ilaçla ağrısız doğum yöntemlerinden hiçbiri tam anlamıyla güvenli değildir. Bilinçsiz durumdaki anne ıkınarak dölyatağı kasılmalarına yardımcı olamayacağı için doğum sırasında pasif durumdadır; üstelik hem anne, hem bebek için tehlikeli olabilen bu ilaçların çok dikkatli kullanılması gerekir. Bu nedenle, doğum sancılarının ilaçlar yerine fiziksel ve ruhsal koşullanmayla azaltılmasını amaçlayan doğal doğum teknikleri geliştirilmiştir. 20. yüzyılın başlarına değin normal doğumla eş anlamlı olarak kullanılan “doğal doğum” terimi, bugün anneyi fiziksel ve ruhsal yönden koşullandırarak doğumda anestezi, sakinleştirici ve cerrahi girişimi ortadan kaldırmaya yönelik bütün doğum yöntemlerini kapsar. İngiliz kadın- doğum hekimi Grantly Dick-Read, Natural Childbirth (1933; Doğal Doğum) adlı yapıtında, doğum sancılarının temelinde kültürel ve ruhsal koşullanmaya bağlı korkuların yattığını öne sürmüş ve gebe kadınların gevşeme egzersizleri yapmalarını, doğum konusunda bilgi edinebilecekleri kurslara katılmalarını önermişti. Dick-Read sonradan doğum sancılarını tümüyle engellemenin olanaksız olduğunu kabul etti, ama 1950’lerin ortalarında buna dayanan birçok yöntem (Lamaze, Bing, Bradley, Leboyer yöntemleri, vb) giderek yaygınlaştı.

Aralarında bazı küçük ayrılıklar olmakla birlikte, bu yöntemlerin tümü, gebe kadının doğum sırasında duyduğu ağrıyı azaltacak fiziksel ve ruhsal koşullanma tekniklerini öğrenmesine ve uygulamasına dayanır. Anne adayı uzun bir kursla doğumun anatomisini ve fizyolojisini öğrenir, kaslarını güçlendirmek ve zamanında soluk alıp verebilmek için alıştırmalar yapar; böylece doğum sırasında direnmeye değil işbirliğine yöneltilir. Öğrendiklerini uygulayabilmesi için, doğum sırasında annenin yanında deneyimli bir kişi bulundurulur ve küçük dozlarda ağrı kesici verilebilir. Bu yöntemlerin çoğunda, duygusal açıdan destek olması için babanın da doğum odasına girmesi önerilir.

Doğum Nedir?

Doğum, döllenmiş yumurtadan gelişen canlının, embriyon ve dölüt evresindeki gelişmesini tamamlayarak dölyatağından dışarıya çıkması ve ana vücudundan ayrılmış bağımsız bir birey olarak dış dünyada yaşamaya başlaması. Doğum sözcüğü yalnızca bebeğin ya da yavrunun dünyaya gelişini değil, annenin, dölyatağında taşıdığı yeni canlıyı dünyaya getirme eylemini de (insanlarda çocuk doğurma, hayvanlarda yavrulama) kapsar. Doğum, memeliler ve bazı sürüngenler gibi canlı yavru doğuran (vivipar) hayvanlarda döllenmenin doğal sonuçlarından biri olduğu kadar, insanlarda, hukuksal ve toplumsal açıdan, bireyin ölümle sonlanan yaşamının da başlangıcıdır. Doğum nedir kısaca.

İnsanlarda doğum, ortalama olarak, son âdet kanamasının başlangıcından 280 gün sonra gerçekleşir (zamanında doğum); yumurtanın dölyatağma düşmesi, 28 günlük âdet çevriminin ortalanna rastladığından, doğum anında gerçek gebelik süresi 14 gün sancılarının da başlangıcıdır. Dölyatağı boynu genişlemesini sürdürdükçe kasılmalar sıklaşır, şiddetlenir ve sancılar giderek artar. Bu evrenin sonunda dölyatağı ağzı 10 cm kadar açılmış, iki kasılma arasındaki süre de üç dakikaya inmiştir. Torba biçiminde kassı bir organ olan dölyatağının duvarlarındaki kasların düzenli olarak kasılması, dölyatağının iç boşluğunu daraltır ve gebelik süresince dölütü barındıran, içi sıvıyla dolu amniyon kesesine basınç yaparak dölyatağı boynuna doğru iter. Bu evrenin bitiminde, amniyon kesesi basıncın etkisiyle yırtılır, içindeki sıvı boşalır (su gelmesi) ve ikinci evre başlar.
Dölyatağının bu güçlü kasılmalarına karşın, dölyatağı boynunun yeterince açılması özellikle ilk doğumlarda oldukça uzun sürer. Bu ilk evre, ilk kez doğum yapanlarda ortalama 13-14 saat, ikinci doğumda ortalama 8-9 saat iken, genellikle her gebelikte azalarak çok doğum yapmış kadınlarda bir saatin altına düşebilir. İlk çocuğunu 35 yaşından sonra doğuran ya da önceden dölyatağı boynuna cerrahi girişim uygulanmış olan kadınlarda bu dokuların genişleme yeteneğinin azalması, bazı doğumlarda dölyatağı kasılmalarının zayıf ya da aralıklı olması ve bebeğin ters gelmesi nedeniyle, açılma evresi beklenenden uzun sürebilir. Buna karşılık, amniyon kesesinin erken yırtılması dölyatağı kasılmalarını sıklaştırıp güçlendireceği için genellikle bu evreyi kısaltır.

İkinci evrenin başlangıcında, dölyatağı boynu yeterince açılmış, amniyon kesesi yırtılmış ve dölyatağı boynuna giren bebek atılmaya hazır duruma gelmiştir. Bu aşamanın en önemli noktası, dölyatağının istem dışı kısılmalarına yardımcı olmak üzere, annenin her sancıda derin bir soluk alıp ardından kann kaslarını iyice kasarak ıkınmasıdır. Ikınmayla artan karın boşluğu basıncı en az dölyatağı kasılmalarının yarattığı basınç kadar etkilidir ve doğru uygulandığında doğum sürecini hızlandırır. Bu iki zamanlı basıncın etkisiyle bebek doğum kanalında ilerledikçe sancı artar ve başıyla dölyolunu zorlamaya başladığında doruğuna ulaşır.

Normal olarak bebek dölyatağında, başının tepesi aşağıda, arkası da annenin sol yanına dönük biçimde yatmıştır. Bu nedenle, normal doğumda önce bebeğin başının tepesi görünür; sırayla baş ve omuzlardan biri dışarı çıktıktan sonra, öbür omuz ve gövdenin geri kalan bölümü hiç zorlanmaksızın çıkabilir. İlk kez doğum yapanlarda bu ikinci evre yaklaşık bir saat sürer; sonraki doğumlarda biraz daha kısalır. Bebeğin değişik biçimde gelmesi, doğumun ikinci evresini güçleştirir. Her otuz doğumdan birinde, bebeğin önce başı değil kalçaları gelir; “makat gelişi” denen bu konumda en son bebeğin başı çıkacağı için, göbek kordonu sıkışırak bebeğin boğulmasına yol açabilir. Bebeğin önce yüzünün ya da omzunun gelmesi, dölyatağında enlemesine (yan) yatması gibi daha az rastlanan durumlarda, elle ya da forsepsle bebeğin gelişi düzeltilir; bazen de annenin karın duvarından dölyatağına kesi yapılarak (sezaryen ameliyatı) bebeğin alınması gerekir. Üçüncü evrede, bebeğin doğmasıyla birlikte dölyatağı iyice büzülerek küçülmüştür. Buna bağlı olarak, gebelik süresince dölütü annenin dölyatağına bağlayan etene yer yer dölyatağının zarlarından koparak ayrılmaya başlar. Son kasılmalarla etene dölyatağın- dan tamamıyla ayrılır ve doğum kanalından dışarı atılır. Doğumun en kısa evresi olan bu son süreç genellikle 15 dakikayı geçmez. Yalnız bazı doğumlarda, dölyatağından ayrılması geciken ve kanamaya yol açan etenenin elle çıkarılması gerekebilir.

Katar’ın Başkenti Doha Hakkında Bilgi

Doha, Arapça ED-DEVHE, Katar’ın başkenti. Basra Körfezinde Katar Yarımadasının doğusunda yer alır. Katar nüfusunun yaklaşık üçte ikisini barındırır. Doğudan batıya yaklaşık 5 km uzanan sığ bir koyda kurulmuştur. Çok eskiden beri yörenin önemli bir limanıdır. Kıyı açıklarındaki mercan kayalıkları ve sığ tabanı nedeniyle, 1970’lerde açık deniz limanı inşa edilene değin ancak küçük gemilere hizmet verebilmiştir. Katar’ın Başkenti Doha Hakkında Bilgi kısaca veriyoruz.

Kuzeybatıda yer alan ve gemicilerin Bida dedikleri kentin eski kesimi el-Bida’yı Abu Dabi Şeyhliği’nden gelen Sudanlı mültecilerin kurduğu sanılmaktadır. Uzun yıllar korsanların Basra Körfezinde üs olarak kullandığı küçük bir köy olan Doha, 1867’de Abu Dabi’nin desteklediği Bahreyn ile Katar arasındaki savaşta yıkıldı. Ertesi yıl İngilizler ed-Devhe şeyhi Muhammed ibn Sani’yi Katar’ın ilk hükümdarı olarak başa geçirdiler. Şeyhin Denizlerde Kalıcı Ateşkes Antlaşmasının (1853) koşullarına uymayı kabul etmesiyle, korsanlık büyük ölçüde geriledi. 19. yüzyıl sonlarında, Arabistan Yarımadasının büyük bir bölümünü elinde tutan Osmanlı Devleti, Doha’ya zaman zaman askeri birlikler gönderdi. Katar’ın 1916’da İngiliz koruması altında bir devlete dönüşmesinden sonra İngilizlerin bir temsilcilik bulundurduğu Doha, 1971’in sonlarında bağımsızlığını kazanan Katar’ın başkenti oldu.

Eskiden beri sakin bir balıkçı köyü olan Doha’da, 20. yüzyıl başlarında yaklaşık 350 inci çıkarma teknesi vardı. Japonların yapay inci üretimini geliştirmesi ve 1929 Büyük Bunalımı, kasabanın ekonomisini önemli ölçüde sarstı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Katar’da büyük petrol yataklarının işletilmesi ülke ekonomisinin tümüyle değişmesine yol açtı. Katar’ın kişi başına gelir düzeyi yüksek zengin bir ülke durumuna gelmesiyle, başkentte kapsamlı bir modernleştirme çalışması başladı. Eski yoksul mahalleler yıkıldı, modern ticaret merkezleri ve konut alanları inşa edildi. Elektrik şebekesinin yanı sıra deniz suyunun arıtılmasına dayanan içme suyu tesisleri kuruldu. Okyanus aşın gemilerin yanaşmasına elverişli olan açık deniz limanında modern bir karides soğutma ve paketleme tesisi açıldı. Modern motorlu teknelerle çalışan Katar Ulusal Balıkçılık Şirketi’nin merkezi buradadır. Kentin görülmeye değer yerleri arasında, yeni Saat Kulesi Meydanı, pazaryeri (sûk) ve denizden kazanılmış alan üzerinde inşa edilmiş olan Hükümet Binası (1969) sayılabilir. Doha Uluslararası Havalimanı kentin hemen güneydoğusundadır.

Doi Takako Kimdir?

Dollmann, Georg (Cari Heinrich) von (d. 21 Ekim 1830, Ansbach, Bavyera – ö. 31 Mart 1895, Münih), Alman mimar. Akıl hastası olan Bavyera kralı II. Ludvvig için büyük bibloları andıran görkemli Linderhof (1869-78), Neuschwanstein (1869-86) ve Herrenchiemsee (1878-85) saraylarını yapmıştır. Yeni-rokoko üslubundaki Linderhof, özellikle bir dağ gibi yükselen biçimiyle oldukça aykırı bir yapıdır.

Richard Wag- ner’in Tannhâuser (1845) operasının ana teması olan ortaçağ Tötonizmini vurgulamak amacıyla yapılmış olan Neuschvvanste- in’da, Christoph Jank’m Thüringen’de Eisenach yakınlarındaki Wartburg Şatosu için gerçekleştirdiği bir projeden yararlanmıştır. Tamamlanmadan kalan Herrenchiemsee ise Versailles Sarayı’nın bir taklidi olarak tasarlanmıştır.

Doi Takako (d. 30 Kasım 1928, Kobe, Japonya), Japon politikacı, eğitimci ve 1986-91 arasında Japon Sosyalist Partisi (JSP) başkanı. Japonya’da bir siyasal partiye başkanlık eden ilk kadın politikacıydı.

Doi bir doktorun kızıydı. Kyoto’daki Doşişa Üniversitesi’ni bitirdikten sonra, burada anayasa hukuku dersleri vermeye başladı. 1969’da Kokkai’ye (Parlamento) seçildi. Çok partili Japon siyasal yaşamının ikinci büyük partisi olan JSP’nin İ986 genel seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğraması üzerine, Doi’nin parti başkanlığını üstlenmesi istendi. Doi, savunma ve nükleer silahlanma gibi önemli konularda partinin radikal tavnnı yumuşatmaya çalıştı; örneğin, Japonya’nın Öz Savunma Kuvvetleri’nin sınırlı da olsa bir rol oynamasını kabul etti.

Doi, Japon siyasal yaşamında yeni bir güç olarak ortaya çıkan İcadın seçmenlerin oyunu kazanmada başarılı oldu. Başlangıçta feminist yaklaşımla pek özdeşleşmemesine karşın, iktidardaki Liberal Demokrat Parti’ yi (LDP) sarsan rüşvet ve seks skandalları- na duyulan tepkiyi yönlendirmede başarılı oldu. Benimsediği “madonna stratejisi” ışığında, bazı kadın adaylar 1989 yazındaki seçimlerde parlamentoya girmeyi başardı. Doi’nin önderliğindeki JSP’nin başarısı karşısında, LDP 30 yıldır ilk kez üst meclisteki çoğunluğunu yitirdi. Ama daha sonraki seçimlerde uğranılan başarısızlıklar Doi’nin Haziran 1991’de görevinden çekilmesine yol açtı.