Karıncayiyen Hakkında Bilgi

Karıncayiyen Hakkında Bilgi

Karıncayiyen, Edentata (dişsizler) takımı­nın Myrmecophagidae familyasını oluşturan dişsiz, böcekçil dört memeli türünün ortak adı. Karmcayiyenler, Meksika’dan Arjan­tin’in kuzeyine ve Uruguay’a kadar uzanan savanlık ve ormanlık bölgelerde yaşar. Sık tüylü ve uzun kuyruklu olan bu hayvanların kafatasları uzamış, burunları ise hortum biçimini almıştır. Hortumun ucunda küçük bir ağız açıklığı bulunur. Gelişmiş tükürük bezlerinin salgıladığı yapışkan bir sıvıyla kaplı olan uzun dilleri solucanı andırır.Karıncayiyenler yalnız ya da çiftler halinde yaşar. Başlıca besinleri karıncalar ve termit­lerdir. Uzun, kıvrık ve keskin tırnaklı ön ayaklarıyla böcek yuvalarını kazar ve yapış­kan dilleriyle avlarını yakalarlar.

Dev karıncayiyen (Myrmecophaga tridactyla), karıncayiyenlerin en irisidir. Omuzla­rında beyaz kenarlı birer çapraz siyah şerit bulunan bu boz renkli türün uzunluğu kabarık tüyİü kuyruğuyla birlikte 1,8 m’ye ve ağırlığı 25 kg’ye ulaşabilir. Gerçekte gündüzleri ortaya çıkan bu hayvanlar, in­sanların yaşadığı bölgelerde daha çok gece­leri etkinlik gösterir. Ağırlığını ön bacakla­rına verip arka ayaklarını sürüyerek yürürse de tehlike karşısında dört ayağını da kulla­nıp hızla koşmaya başlar. Öbür karıncayi­yenler gibi, zorda kaldığında pençelerini kullanır. Dişiler, yaklaşık 190 gün süren gebelik dönemlerinin ardından tek bir yav­ru doğurur.

Tamandua ya da küçük karıncayiyen (Ta­mandua tetradactyla), uzun kuyruklu ta­mandua (T. longicaudata) ve cüce karınca­yiyen (Cyclopes didactylus) dev karıncayiyenin tersine ağaççıldırlar ve geceleri ortaya çıkarlar. Üç türün de tırmanmakta kullan­dıkları sarılıcı kuyrukları vardır. Tamandualar genellikle açık kahverengi renktedir. Bazılarının omuz ve göğüslerinin çevresinde koyu kahverengi kaim bir şerit vardır. Bazıları ise tümüyle koyu renklidir. Tamandualar kuyruklarıyla birlikte yaklaşık 1,2 m uzunluğa erişebilir. Dev karıncayiyene göre tüyleri ve hortumları daha kısadır.

Uzunluğu 37 cm olan cüce karıncayiyen bu familyanın en küçük ve en az tanınan üyesidir. Kuyruk boyları toplam uzunlukla­rının yarısına ulaşır. Dört parmaklı olan öbür türlerden farklı olarak ön ayaklarında pençe biçiminde ikişer parmağı ve ipek gibi sarımsı bir postu vardır. Bu nedenle ipek tüylü karıncayiyen ve iki parmaklı karıncayi­yen adlarıyla da tanınır.

Karkamış Tarihi Hakkında Bilgi

Karkamış, KARGAMİŞ olarak da bilinir, Latince EUROPUS, Suriye’nin Halep valiliğindeki (muhafaza) modern Cerabulus yakınlarında eskiçağ kenti. Suriye, Mezopotamya ve Anadolu’ya mal taşıyan kervanların Fırat Irmağını geçtiği stratejik bir noktadaydı. 93 hektarlık bir alam kaplayan bu kent, David G. Hogarth ve daha sonra da Sir Leonard Woolley’nin yönettiği kazılarla ortaya çıka- nlmıştır (1911-20). Karkamış’ta bulunan en eski kalıntılar Neolitik Çağdandır. Sonraki dönemlerin kalıntıları arasında İÖ 3000’lerde, Sümer kent-devletlerinin bulunduğu Fırat Vadisinin güneyinde gelişmiş Uruk-Cemdet Nasr çanak çömlekleri yer alır. Ayrıca İlk Tunç Çağının sonuyla Orta ve Son Tunç çağlarından (İÖ y. 2. binyıl) kalma mezarlar da vardır. Karkamış’la ilgili ilk yazılı belgeler, Apla- handa adlı bir kraldan söz eden Mari Mektuplaradır (İÖ y. 1700). O sıralarda bir ticaret merkezi olan kentin, Anadolu’dan sağlanan kerestenin Fırat Irmağının aşağı kesimlerine nakledilmesinde önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır.

Daha sonra Hitit kralı Şuppiluliuma (hd İÖ y. 1380-46) oğlunu kentin kralı yapmış ve Karkamış’ı da Asur, Mitanni ve Mısır’a karşı tampon bir devlet olarak kullanmıştır. Hitit İmparatorluğu’nun çökmesi üzerine Karkamış’ın Deniz Halklarınca istila edildiği sanılmaktadır. Sonunda bu yöre İÖ 717’de Asur kralı II. Şarrukin’e (Sargon) boyun eğdi. Kentle ilgili son önemli tarihsel olay, İÖ 605’te Babil kralı II. Nabukadnezar’ın (Nabukodonosor) Mısırlıları Suriye’ den çıkardığı çarpışmadır.

Yapılan kazıİar kentin çift sıralı kalın surlarla ve burçlu kapılarla korunduğunu göstermiştir. Araştırmacılar içkalede Kuzey Suriye’ye özgü seçmeci bir üslupta oymalarla bezeli çok sayıda ortoştat bulmuşlardır. Karkamış’ta, Hurrilerce Suriye’nin kuzeyinden getirildiği sanılan Asur sanatına özgü pek çok yapıta da rastlanmıştır.

Kariyon Müzik Aleti Nedir

Kariyon Müzik Aleti Nedir Hakkında Bilgi

Kariyon, sabit biçimde asılıp kromatik düzende (yarım aralıklarda) akort edilmiş ve birlikte çalındığında uyumlu armoni sağlayan ve en az 23 tunç çandan oluşan çalgıdır. Genellikle bir kuleye yerleştirilen kariyon, çan tokmalarına bağlı tahta kaldı­raçları ve pedalları bulunan bir klavye aracılığıyla çalınır. Bazen, çan tokmaklarını elektrikle harekete geçiren fildişi klavye de kullanılır. Ama tuşe çeşitlemelerine olanak veren bir anlatıma yalnız tahta kaldıraçlı ve pedallı klavyeyle ulaşılabilir. Bazı kariyonlar, ses alanının bir bölümü delikli levhalar aracılığıyla otomatik olarak çalınabilecek gibi yapılmıştır.

Kariyonların çoğunun ses dizisi üç ya da dört oktav, bazısı da beş, hatta sekiz oktav genişliğindedir. Burdon yani en düşük per­deli nota, herhangi bir perdede olabilirse de, genellikle orta Do’ya yakın ses verir. Ağır kariyonlarda bu notayı seslendiren çanın ağırlığı 6-8 ton, hatta 10 ya da 12 ton kadar olabilir. New York kentindeki River- side Kilisesi’nin 20 tonluk çam, dünyanın en ağır kariyon çanıdır. Ses dizisinin üstüne doğru çıkıldıkça çanların ağırlığı azalır; en tiz sesleri çıkaran çanlar 9 kg dolayındadır. Çan tokmaklarının ağırlığı 300-400 kg’yi bulan büyük kariyonları çalmak için büyük bir fiziksel enerji gereklidir; bu nedenle ağır çan tokmakları karşı ağırlıklarla dengelenir.

Kariyon müziği genellikle yalnızca bu çalgı için düzenlenmiştir. 17. ve 18. yüzyılların barok müziği çanlara kolayca uyarlanabilir. Vivaldi, Couperin, Corelli, Handel, Bach ve Mozart’ın pek çok yapıtı da kariyon transkripsiyonuna kusursuz biçimde uyum sağlar. Ama 19. yüzyıl romantizm akımının müziğini, özellikle de çağdaş müziği kari- yonda çalmak için parçaların özenle seçil­mesi gerekir. Doğaçlama ise, çoğunlukla halk şarkıları gibi tanıdık ezgilerde uygulanır.

Kariyon sözcüğü önceleri Fransa’da dört sabit saat çanı için kullanılırdı; ortaçağ Latincesindeki quadrilionem (Latince quad- ri: “dört”) adı da buradan gelir. Sonradan her sabit çan topluluğuna kariyon dendi. 14. yüzyılda, saat mekanizmalarına bağlanabi­len ve ağırlıkla hareket ettirilen mızraplı döner tamburlar yapıldı. Mızrapların hare­ket ettirdiği kaldıraçlar telle çekiçlere bağlanıyor, hareket eden çekiçler de çanlara vuruyordu. Sonraki 150 yıl boyunca çanlar­da bu yöntem uygulandı. Bugün kariyon olarak bilinen çan takımı da ilk kez 1480 dolaylarında Flandre’da, büyük olasılıkla Aalst ya da Anvers’te yapıldı. Flamanlar, çınlatılan silindirlerle birlikte kullanılacak tahta bir klavye düzeni tasarladılar. Felemenk’in tüm bölgelerinde ve Fransa’nın kuzeyinde kısa sürede benimsenen bu yeni buluş, başka yerlerde ancak günümüzde yaygınlık kazanabildi.

Kariyon sanatı, 17. yüzyılın sonlannda, Fran- çois ve Pierre Hemony adlı Felemenkli dökümcülerin elinde doruk noktasına ulaştı. Bu iki dökümcü, çanı kesin olarak akort etmeyi, özellikle çanın iç akordunu, yani karma sesini oluşturan parsiyelleri düzenlemeyi başardılar.

Bugün Belçika sınırlan içinde kalan Mechelen, 16. yüzyıldan bu yana kariyon sanatı­nın en önemli merkezi durumundadır. İlk resmî -kariyonculuk görevi de 1557’de, bu kentin St. Rombold Katedrali’nde oluştu­rulmuştur. Katedralin kariyonu, bugün de dünyadaki benzerleri içinde en ünlüsüdür. 1881’den 1941’e değin burada çalan Jef Denyn, sanatın yeniden canlanmasına öncü­lük etti; 1922’de ilk kariyon okulunun yanı sıra bu alanda etkinlik gösteren bir de yayınevi kurdu. Aynı yıl kariyon ABD’de de tanınmaya başladı. Biri New York kentindeki Riverside Kilisesi, öbürü Chica­go Üniversitesi’nin Rockefeller Şapeli’nde olmak üzere, her birinde 72 çan bulunan dünyanın en büyük iki kariyonu bu ülkede yapıldı.

Kariye Camii Tarihi Hakkında Bilgi

Kariye Camii Tarihi Hakkında Bilgi

Kariye Camisi, eskiden khora manastir KİLİSESİ, 16. yüzyılda camiye çevrilen son Bizans dönemi yapısı. İstanbul’da, Edirnekapı semtinde, surların hemen içinde ve Tekfur Sarayı yakınındadır.

Yapım tarihi konusunda kesin bilgi yok­tur. Bazıları Yunanca adında geçen khora (“açık arazi”, “kentin dışı”) sözcüğünden yola çıkarak, kentin dışında diye tanımlana­bilmesi için bugünkü surların tamamlanma­sında (422) önce yapılmış olması gerektiğini ileri sürerler. Çeşitli eski kayıtlarda adı geçen manastır ve kilisenin de bu yapı olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır. Ama imparator I. Aleksios Komnenos’un (hd 1081-1118) kayınvalidesinin 11. yüzyılın sonlarına doğru burada bir manastır yaptır­dığı ya da harap bir kiliseyi onarttığı bilinmektedir. İmparatorun kardeşi İsaak Komnenos da bir depremde yıkılan bu yapıyı 1120’de yeniden yaptırdı. 1204’te Konstantinopolis’i (İstanbul) işgal eden La­tinler zamanında pek çok yapı gibi Khora Manastırı da yağma edildi. 1261’de kent yeniden Bizanslıların eline geçtikten sonra, Blakhernai Sarayı’na da yakınlığı dolayısıy­la, imparatorların önem verdiği bir dinsel merkez haline geldi. İmparator II. Andronikos Palaiologos’un dostu, dönemin önde gelen devlet adamlarından, aynı zamanda önemli bir tarih yazarı ve hümanist olan Theodoros Metokhites 1315-21 arasında manastırla kiliseyi köklü bir onarımdan geçirtti. Kilisenin çökmüş olan kubbesi yeniden yapıldığı gibi, önüne bir dış (bazı kaynaklara göre bir de iç) narteks, kuzeyine bir yan nef, güneyine de bir parekklesion (yan kilise) eklendi. Bütün iç duvarlar mermer levhalarla, duvarların üst bölümle­ri, kemerlerin, tonozların, kubbelerin içleri, pandantiflerin üstleri mozaiklerle, parekk- lesion’un duvarlarıyla tavanı fresklerle be­zendi. Yapı bugünkü görünümünü büyük ölçüde o zaman aldı.

Kentin Osmanlıların eline geçmesinden çok sonra II. Bayezid’in sadrazamı Atik Ali Paşa kiliseyi camiye çevirttiyse de (1511), manastırın öbür yapılarına dokunulmadı. Kullanılmayan bu yapılar zamanla harap oldu ve bugün hiçbir izleri kalmadı. 18. yüzyılın ilk yarısında Kızlarağası Beşir Ağa camiyi onarttı; bir imaretle bir de mektep ekletti. O dönemden de yalnızca bugün caminin hemen solundaki türbe kaldı. 1766’daki depremden büyük zarar gören yapı aynı yıl onarıldı. 1876’da mozaikler ilk kez temizlendi ve üstleri yeniden badanayla kapa­tıldı. 1903-06 arasında Rus Arkeoloji Enstitü­sü, 1929’da da Vakıflar’ca onarımlar gerçek­leştirildi. Ayasofya’nın ardından müzeye çev­rilerek yönetsel olarak ona bağlanan yapıda 1948-59 arasında da Amerikan Bizans Ensti­tüsü onarım çalışmaları yürüttü.

Yapının ana ibadet mekânı, kenarları 7 m boyunda bir kare biçimindedir. Kuzey, batı ve güney duvarlarında yer alan, derinlikleri­nin yalnızca 1,5 m olmasına karşılık hemen hemen duvarın bütün genişliğini kaplayan birer niş bu mekânı yanlara doğru genişle­tir. Güneydeki dördüncü niş ise yarım daire planlı apsise açılır. Apsis dışarıdan, zemine oturan büyük bir payanda kemeri ile des­teklenmiştir. Nişlerin üzeri birer beşik ke­merle geçilmiştir ve 7 m çapındaki merkezî kubbeyi taşıyan yüksek kasnak bu dört kemere oturur. İçerisi büyük ölçüde kas­naktaki pencerelerden giren ışıkla aydınla­nır; apsisin de ince uzun, üzeri kemerli üç penceresi vardır. Ana apsisin iki yanındaki kare planlı odacıklann (pastophori) üzerleri küçük birer kubbeyle örtülüdür; bunların yarım daire biçimli apsisleri de doğu duva­rından dışarıya taşar. Ana ibadet mekânının kuzeyinde iki katlı, dar bir yan nef yer alır. Buranın üst katına, kuzey beden duvarının
kalınlığı içindeki tek kollu bir merdivenle çıkılır.

Ana ibadet mekânının güneyindeki pa­rekklesion m doğu ucu da yarım daire planlı bir apsisle sona erer. Parekklesion’un ortasında, gene pencerelerle delinmiş yük­sek bir kasnağın üstünde, yapının ikinci büyük kubbesi (çapı 4,5 m) yükselir. Ana ibadet mekânının batısında iç narteks uza­nır. Kuzey ve güneydeki uçlarının üstünde yüksek kasnaklı küçük birer kubbenin yer aldığı bu ince uzun mekân, doğu duvarında­ki iki kapıyla ana ibadet mekânına, batı duvarındaki bir kapıyla da dış nartekse açılır. Dış narteks batıda yapının bütün eni boyunca uzanır. Güneydoğuda, parekklesi­on’ la birleştiği köşede, tek şerefeli minare yapılmıştır. Yapının giriş cephesini oluştu­ran dış narteksin batı duvarındaki yedi kemerden altısının içi, camiye çevrilme sırasında doldurulmuş, yalnız birer küçük pencere boşluğu bırakılmıştır. Apsis ekseni üzerindeki yedinci kemerin içinde ise giriş kapısı yer alır.

Yapının beden duvarları taş ve tuğlayla almaşık olarak örülmüş, kemerleri tuğlayla oluşturulmuştur. Özellikle doğu cephesi, her biri başka yükseklikteki yan yana dört apsis çıkıntısıyla çok hareketli bir görünüm­dedir. Bu cephede parekklesion apsisinin duvarındaki ince uzun, içbükey nişler Palaiologoslar döneminin tipik bir mimari özelliğini yansıtır.

Kariye Camisi, Fethiye Camisi’yle bir­likte son dönem Bizans mozaiklerinin de en güzel örneklerini barındırır. Bunlar şematiklikten kurtulmuş, doğal, canlı, hare­ketli, yüzleri ifadeli ince uzun figürleriyle, kırmızı ve özellikle maviye ağırlık veren renk kullanımıyla, arka planın da boş bırakılmayıp çeşitli ayrıntılarla dolduruldu­ğu derinlikli kompozisyon anlayışlarıyla Bi­zans sanatındaki bir rönesansı yansıtan yapıtlardır. Dış narteksteki mozaikler Hz. isa’nın, iç nartekstekiler Meryem Ana’nın yaşamlarındaki olayları, parekklesion’daki freskler de Kitabı Mukaddes’ten alınmış çeşitli sahneleri canlandırır.

Kariyama Kuşu Hakkında Bilgi

Kariyama Kuşu Hakkında Bilgi

Kariyama (Cariama), Gruiformes takımının, Cariamidae familyasını oluşturan ve Güney Ameri­ka’nın orta kesiminin güneyindeki çayırlık alanlarda yaşayan iki kuş türünün ortak adı. Tepelikli kariyamanın (Cariama cristata) uzun bir boynu ve uzun bacakları vardır.

Omuz yüksekliği 60 cm dolayında, gagası ve bacakları kırmızı, tüyleri üst bölümlerinde kahverengimsi, alt bölümlerinde soluk be­yazdır. Gözlerini üstten çevreleyen mavimsi renkte bir deri bulunur. Çayırlık bölgelerde yemlenmesine karşın, yuvasını çalılıklara ya da ağaçlara yapar. Yavrular yumurtadan çıktığında boz renktedir. Kariyama böcek, salyangoz, küçük sürüngenler ve meyvelerle beslenir. Ağaçlık alanlarda yaşayan kara bacaklı kariyamanın (Chunga burmeisteri), tepeliği ve bacakları daha kısa, rengi daha koyudur.

Karip Dilleri Hakkında Bilgi

Karip dilleri, bir Güney Amerika Yerli dilleri öbeği. Bu öbeğe bağlı diller, İspan­yolların Amerika’yı fethetmelerinden önce, bugünkü Büyük Antiller’den Brezilya’daki Mato Grosso’nun iç kesimlerine kadar uza­nan bölgede konuşuluyordu. Çoğu Karip dili ise, bugün Brezilya’nın kuzeyini oluştu­ran bölgelerde, Guyanalar ve Venezuela’ nın iç kesimleri ile Kolombiya düzlüklerin­de yaygındı.

Batı Hint Adalarında konuşu­lan Karip dili, bugün artık konuşulmamaktadır. Öbür bölgelerdeki Karip dilleri de başka diller karşısında büyük ölçüde gerile­miştir.

Haftalık Mizah Dergisi Karikatür

Karikatür, İstanbul’da yayımlanan (1 Ocak 1936-18 Mart 1948; 638 sayı), haftalık mizah dergisidir.

Cumhuriyet döneminde uzun süre çıkabi­len az sayıdaki mizah dergisinden biridir. Sedat Simavi tarafından yayımlanan dergi güncel konulara ve toplumsal eleştiriye öncelik tanıyor, yeni bir mizah anlayışını yerleştirmeyi amaçlıyordu. Dergide Ramiz Gökçe, Salih Erimez, Münif Fehim, Necmi Rıza Ayça gibi tanınmış karikatürcülerin çizgilerine yer verildi; ayrıca genç çizerlerin yapıtları yayımlandı. Derginin yazarları ara­sında da Reşat Nuri Güntekin, Kemal Tahir, Tahsin Öztin, Ercüment Ekrem Talu, Sermet Muhtar Alus gibi tanınmış kişiler vardı. Belediye hizmetlerindeki aksaklıklar, savaş zenginleri, Almanya ve İtalya’nın II. Dünya Savaşı sırasındaki sal­dırganlığı Karikatür’de işlenen başlıca ko­nulardı.

Kariba Gölü Nerede?

Kariba Gölü Nerede? Afrika’da Zambia-Zimbab- ve sınırında göl. Zambezi Irmağı üzerinde, ırmağın Victoria Çavlanının 400 km aşağı­sında daralarak Kariba Boğazından geçtiği yerde bir barajın yapılması sonucu oluşmuş­tur. Yaklaşık 5.200 km2‘lik bir alanı kap­lar.

Uzunluğu yaklaşık 280 km, en geniş ye­ri ise 48 km’dir. Kıyıları girintili çıkın­tılı olan gölde birçok ada vardır. Gölün derinliği değişkendir (barajın kenarında 90 m). Baraj projesi çerçevesinde, göl kıyısın­da dört liman yapılması, ırmak kıyısında yaşayanların belirli bölgelere yerleştirilmesi, av hayvanlarının koruma altına alınması ve yılda 15 bin ton ürün almak üzere Tilapia balığı yetiştirilmesi planlanmıştır.

Karıncık Orta Bölme Açıklığı Nedir

Karıncık orta bölme açıklığı, kalpte iki karıncık arasındaki bölmede bir açıklık bulunmasıdır. Doğuştan gelen bu bozukluk, sıklıkla akciğer kapakçığı darlığı ya da kalpteki başka doğuştan bozukluklarla bir­likte ortaya çıkar.

Kalbin karıncıkları arasındaki bölme, zarsı perde adı verilen küçük bir bölüm dışında, kalındır ve kas yapısındadır. Karıncık orta bölme açıklıkları çoğunlukla zarsı perdede oluşur. Stetoskopla dinlendiğinde bazı özel kalp seslerinin duyulmasıyla tanı konur. Açıklık küçükse herhangi bir belirti olma­yabilir ve tedaviye gerek yoktur. Açıklık büyükse ve sol karıncıktan sağ karıncığa önemli miktarda kan geçiyorsa ameliyatla tedavi edilmesi gerekir. Akciğer atardamarındaki kan basıncının yüksek oluşundan da anlaşılacağı gibi kan akışı sağ karıncıktan sol karıncığa doğruysa cerrahi tedavi gerekmez.

 

Karıncık Nedir Kısaca

Karıncık Nedir Kısaca Bilgi

Karıncık, kalbin kanı vücuda pompalayan odacıklarının ortak adıdır. Balıklar ve amfib­yumlarda tek karıncık; sürüngenler, kuşlar ve memelilerde ise iki karıncık vardır.

İnsanda özellikle sol karıncığın duvarı, buradan vücut dokularına ve akciğerlere kanın pompalanması için büyük bir güç harcandığı için kulakçıkların duvarına oran­la daha kalındır. Karıncıklarla kulakçıklar arasındaki açıklıklar birer kapakçık ile ko­runmuştur. Karıncıkların iç yüzünde kas şeritleri ve demetleri yer alır. Bunlardan papiller kaslar odacığın içinde yukarı doğru çıkıntılar oluşturur; kulakçıklar ile karıncık­lar arasındaki kapakçıklara ince kirişlerle tutunur ve karıncık kasılması (sistol) sırasın­da kapakçıkların açılmasını önler. Ayrıca bak. kulakçık.